Benden de Vegan olur mu?
Geçen yaz anternmanları yoğunlaştırınca hem kamp gibi günde 2-3 antrenman hem de iyi yemek yiyerek nasıl yaparız diye düşünüp son 7 senedir pek gezmek ve tatil anlayışımızla uyumlu olmayan bir karar verip herşey dahil otellerden birine gitmeye karar verdik...
Aklımızdaki plana sadık kaldık, tatil demeden sabah 6da kalkıp kahvaltıdan önce antrenmanı yapıp hatta yoga seansına yetişip streching niyetine yoga ile soğuma bile yaptık, üstüne yaktığımızdan fazlasını yediğimiz kahvaltılar, ardından öğlen uykuları ve akşamüstü antrenmanı, gün batımında denizde recovery ve sonra akşam yemeği derken gece 10da yatak şeklinde planladığımızdan bile iyi bir hafta geçirip sıkı antrenman ve daha sıkı gırtlak ile geri dönüyorduk kiiiii İzmir'e geçerken uğrayalım dedik...
İzmir çok sevgili her zaman 3 sene yaşadık... neyse dur konuyu dağıtmadan devam edersem.. Uğramışken triatlon camiasından çok sevdiğimiz bir abimiz ile bir kahve içtik Göztepe sahilde köprünün hemen oradaki kafelerden birinde çok kısa ve çok yüksek yoğunluklu bir sohbet başladı beslenme ve antrenman üzerine, o kadar ilerledi ki dönüş feribotunu kaçıracak olup ertelemek zorunda kaldık.
Alpay Abi, Çin Diyeti olarak çevrilen China Study'den bahsediyordu, kendi yaşamında 6 ay içerisinde nasıl kilo verdiğini ama bunu yaparken güçten düşmediğini ve yaşlanmadığını, sağlıklı olduğunu ve gençleştiğini anlatıyordu... Anlatmayı boşver görüyorduk zaten... Antrenman sürelerinde dramatik bir iyileşme olduğundan tıpkı oturmuş kilolar gibi oturmuş fitness kondüsyonlarının da kırılması zor olduğundan hele bunu 30 + , 40+ yaşlarda yapmanın güçlüğünden ama bu beslenme düzeniyle mümkün olduğunu söylüyordu...
Hayvansal gıdaları bırakın diyordu kitabı bize uzatırken, et yemeyi çoook kaliteli bir eti de ancak 2 haftada 1 yiyerek sürdürün, tavuktan tamamen vazgeçin, süt ve yumurta gerçek bile değil, çok yoğun antenman sonrası belki sütlü tatlı olarak yiyin, peynir önemli bir kolestrol kaynağı azaltın yada yemeyin...
Dinlerken daha o sabah otelden çıkarken yediklerimi düşünüyordum... ve son 1 haftada götürdüklerimi... aklımın ve ruhumun bir yerlerinde ise sanırım buna yatkın olabileceğimin sinyalleri çok eskiden vardı...
Babamın yazıhanesinde bir fotoğraf vardı, masasının sol çaprazında.. sanırım 2 yaşlarındayım , kıvırcık lulu kafa saçlarım var, tombik parmaklarımla kollarmın arasında tam bir Elmira gibi kendim gibi minik bir sarı sarman pisiyi var gücümle sıkıp göğsüme bastırmışım... sevgiden ne yapıcağımı şaşırmış bir halde mutluluktan kendimden geçmişim...
Sanırım herşey tam da bu andan başlıyor... hayvanları sevmek ve yemek arasındaki ilişkiye uyanabilmem için çeşitli tetikleyiciler ve 30 sene geçmesi gerekti :)
İnsanın kendisi için öncelikle sağlığı için uyarıcılar olması sanırım farkındalıktan daha öte bir hareket adımı yaratabiliyor.
Kitabı alıp okumaya başladık, yolda giderken sesli okuyordum hatta... o derece etkilendik yani eve gitmeyi bekleyemeden..
Kitap 30 senelik bir akademik çalışmayı anlatıyordu, kendi de hayvan üreticisi olan ve daha fazla hayvan üretebilmek için yöntem geliştirmeden, hayvansal gıdalar ve kanser arasındaki ispata giden değişik bir karmik yolu olan bir akademisyenin hayat hikayesi gibi...
Bakilyatlardaki küfü yani aflotoksini keşfeden de aynı kişi...
Özetle şu diyor kitap, 2 deney grubu var, biri %5 hayvansal gıda yiyor aflotoksin gibi adından belli toksik yani zehirli ve kansorejen gıdalar besinlerinde olmasına rağmen kanser belirtisi yok, ama diğer grup hepimiz gibi %20 ve üzeri hayvansal gıdalar ve aynı toksik ve kanserojen olduğu bilinir şeyleri yemeye devam ettikerinde kesin kanser belirtisi var.
% 5 hayvansal grup her zaman %0 diğerleri %100... yani öyle % 5-10 fark filan yok %100!
Kitap ilk çıktığında Amerikada pazarın altını üstüne getirmiş anında satışlar azalmış kim bilir daha neler olmuştur adamı vurmadılar diye şanslı bence :) Ve tabi ki marketing ile karşı sav çıkmış bizim ülkemizde Karatay diye biliniyor yada Dukan...
Ben deniz her daim etine dolgun butlu ele gelir cinsinden balık etli bir genç oldum, sportif yaşamım her zaman yok seviyesindeydi... ailem obez... metabolik hastalıkların bin türlüsü ile nefis bir gen havuzuna sahibim... ve son 7 senedir özellikle kebap yemeyi eşimden öğrendiğimden ve kendisiyle beraber kilomuzda zirve yaptığımız yıllar boyunca her zaman kolestrolüm sınır değerin biraz üzerinde oldu.. ne alaka di mi? 30una bile gelmeden kolestrol? Hadi canım bende de vegan filan olur mu hahaa :)
Sonra acaba dedim mümkün mü? Hemen İzmir yolundan dönüşte hemen o gün bir yerden başlasam et ve tavuğu ve et ürünlerini bıraksam mesela... oldu!
Hani bisiklet konusundaki gelen vahi gibi annemin evindeki günlerimde alsında çok da yoğun kırmızı et yemediğimi hatırladım, ben eşimle tanışana kadar kebap bilmezdim, kokoreç ve benzeri şeyleri hayatımda hiç yememiştim, hiç sakatat yememiştim... tavuk severdim ve yerdim köfte bir de... pilav makarna ve en çok da z.yağlı kuru fasülye... ama böyle beefler steakler ohh be protein filan yoktu yani hayatımda...
Bir hafta 10 günün sonunda etsiz de hayat mümkün oldu, sonra sütü bırakmaya karar verdim, zaten içtiğimiz kutu sütler süt bile değil aslında diye düşünerek... bu arada evdeki peynirler bitti, dolaptaki etleri tavukları tereyağlarını eşe dosta dağıttım, yeni beslenme düzeni için hazırlıklar geliştirmeye başladım mesela bolca sebze meyve almak ve bulundurmak , hayatımda hiç olmayan bakliyatlardan bir çeşit pişirmek... sonra işteki yemekleri yememeye başladım, hep etli tavuklu diye derken yemek yapmaya başladım... e fazla vakit yok haşlama ızgara yada fırında yapmak hep kolay oldu...
Derken yaklaşık 1 ayın sonunda peynirler bitti evde.. en zoru en ayrılamam dediğimi yaptım! hem de hiç yapamam dediğimle yulafla!
Porridge yapmaya başladım soya sütleri ve meyvelerle yulafı sıcak pişirmek... ekşimayalı tam çavdar ile tofulu kahvaltılar!
Yemekleri zaten yapıp işe götürüyordum... ve evde yoğurt da bitti en sonunda, benim için ev yoğurdu yapan ablaya teşekkür edip artık yemeyeceğimi de söyledim..
Bir baktım ki ben vegan olmuşum! Çok kısa bir süre içinde 8 kilo verdiğimi söylememe gerek yok.. ama bu arada bir kan tahlili yaptırdım daha 2. ay olmadan kolestrol, insülin direnci tetikleyicisi şeker belirtileri filan yerlerde tabi.. kolestrol içeren bir şey girmiyor ki ağzıma!
Alpay Abi demişti ki " birşeyler oluyor diyeceksiniz, enerjiniz yükselecek, yataktan daha az yorgun kalkacaksınız"... aynen böyle oldu... ve aynen onda olduğu gibi benim kondüsyonum da %30 kadar iyileşti! Elbette ben daha sedanter bir yapıdan geliyorum ve elbette kilo vermek de etkili ama enerji duygusu var ya, o işte benim yaşamımda daha önce hiç yoktu!
Şu anda 6. ayımı bitirmek üzereyim yeni düzende.. aç kalmayı bir kenara bırak fazladan doyuyorum... ama biraz daha kilo vermem gerek bu kış çok soğuk geçti zorlanıyorum biraz güneş açsa kalan 5 kiloyu da veririm hemen diye düşünüyorum... dışarda aç kalmıyorum her yerde her zaman salata var, sebze seçenekleri var, mezeler ve zeytinyağlılar var bu anlamda harika bir ülkedeyiz, bir kaç vegan restaurant bile var ki bu harika!
Meyhaneleri çok seviyorum bu anlamda kendime göre yiyecek çok şey oluyor... yanımda yemek taşımaya oldukça alıştım haftasonları 2 saat civarında kesintisiz 5-6 çeşit hazırladığımda haftaiçi bana 2 öğün yetiyor, ayrıca yanımda ek olarak ara öğünler de taşıyorum.
Şu anda Türkiye'de soya ürünleri biraz pahalı ama bence fazla uzun sürmez ihalatı artınca yada üretimi olunca yaygın rekabetçi ve daha ucuz da olacak...
Ailem konu ile ilgili çok endişeliydi şimdi onlar da biraz daha sakinler çünkü iyi görünüyor ve iyi hissediyorum.. hayatımın en sağlıklı dönemini yaşıyorum ve elbette 6 ayda bir kan tahlilleri ile takip ediyor olacağım en yakını yaz başında olacak...
Triatlon dünyasında vegan olan çok var endurance sporlarında karbonhidrat ihtiyacı yoğun olduğu için bu beslenme tipine uygun aslında. Dünyada vegan dereceleri olmuş ( yaş gruplarında ) ironmanler bile var, vegan vucut geliştirmeciler var, bisikletçiler var, profesyoneller bile yapabiliyorken ben bir amatör olarak neden bunu sürdüremeyeyim?
Dünyadaki canlılara katkıları çok önemli, olayın aktivistlik boyutunu destekliyorum, bizden başka canlı ve türleri korumak kısmı önemli, hele ki o çok sevdiğimiz kuzucuklar, güzel gözlü mööö möööler filan... ama bence bu gibi akımlar en önce ilk önce herşeyden önce insanın kendi için faydayı provoke etmeli.
Sağlığınız için, kanserden uzak bir yaşam için, daha hafif ve canlı bir insan olmak ve enerjik duygusunu yaşamak için hayvansal gıdalardan uzak durmayı seçin! slogan gibi oldu :)
Bu arada kaçamak yapmıyor musun hiç diyenlere, kendi öz irademle nadiren vejetaryen kaçamaklar yapıyorum, mesela nadiren pizza yiyorum, triliçenin hastasıyım ama son 6 ayda 1 kere yedim sadece başlarda... eşim evde vegan kek ve cookie yapıyor ( mavi agave şurubu epey harika bir tatlandırıcı tavsiye ederim doğallığı açısından ) bunlar beni durduruyor... yani kaçamak yaparsam da vejateryan kaçamak yapıyorum...
Peki ya b vitamini? evet onu tablet olarak alıyorum, spirulinayı ve cholellayı da deniyorum,
kalsiyum peki? onu da sebzelerden alabiliyorsun ...
ama protein? onu da baklagillerden ve soyadan ...
şöyle bir düşününce aslında bu dayatılan süt ve et tüketimi aslında bizim topraklarımızda özümüzde de yok, Anadoludaki kültürde et bu derece çok yok, çok miktarda baklagil yemekleri var, toprak işleri yapan insanların karbonhidrat, protein ve diğer tüm ihtiyaçlarını yine toprak karşılıyor... et elbette var ama bu gün ki gibi 3 öğün beefler hindiler filan şeklinde değil... iliklerden sudan faydalanılıyor, etler az katılıyor yemeklere diye düşünüyorum... elbette bir şehir insanı olarak sen ne bileceksin bunun dışında da örnekler var diyenlere ama ot yemekleri de bol diye cevap yetiştirebilirim... kültür de çok çeşitlilikten geliyor elbette.. ama hiç bir zaman bu derece çok üretim olmadığı için bununla ilgili bir talep yaratma iletişimi olduğunu düşünmüyorum.. bakınız süt ve kemik kanseri ilişkisi!
son söz olarak, sokağa çıktığınızda aslında tıpkı ilaç karteli gibi et kartelinin de olduğunu daha iyi hissediyor insan... bu gün bir deneyin mesela canınız et istemesin, lahmacunlar, kebapçılar, steak houselar, tantuniciler, pideciler, kokoreççiler, dönerciler, işkembeciler filan derken sokağın sonuna kadar yürüdüğünüzde söylemek istediklerimi hissedeceksiniz... bolluk sandığımız çeşitliliğini içerisinde aslında bizi ne kadar da tek tip beslenmeye itiyor olduğunu farkedebilirsiniz...
bunu bir diyet niyetiyle yaptığımı düşünen ve bırakmamı bekleyen insanları ise anlamıyorum, insan neden sağlık duygusuna kavuşmuşken bıraksın?
herkese denemeyi ve fark etmeyi öneririm...
20 Mart 2015 Cuma
10 Mart 2015 Salı
Limits are like fears ... just an illusion...
2012'de Çekmeköy'de yaşıyorken kendime ait bir ufak işletmem olmasına rağmen ve bu işletme yoga üzerine olmasına rağmen .. sanırım borçlardan.. yada belki sadece dibe vurmak gerektiğinden hayatımın en ultra kilolu haline ulaştığım sırada.. dünyanın en güzel spor salonu manzarasına sahip yeri olduğunu düşündüğüm yere kaydolduk... haftada 1 gider miyiz off şuram ağrıyor poff buram ağrıyor acaba 2 mi gitsek... yok yok 3 gidelim sıkılaşıyorum galiba filan derken... biraz işsizlik biraz tam anlamıyla güçsüzlükten kendimi her gün adanmış bir şekilde spor yaparken buldum...
Grup dersleri senin ağırlıklar benim cardiolar yüzmeler filan... 2013 yazına geldiğimizde 15 kilo filan vermiştim...insan kendini mutlu hissediyor tabi..
Sonra olaya Türkiye'de yeni başlayan koşu furyası eklendi... en son kendimi 2005 senesinde Cooper testi yaparken hatırlıyorum... "ben koşaamammmm koşmayı bilmiyoruummm beennn" diye zırlarken, kulakları çınlasın o dönem ki Nişantaşı Fitline hocalarından Tansu, bir anda koşu bandındaki hız seviyesini yükseltip " bak işte koştun bile" demişti... aradan geçen senelerde bu hatıranın üzerinden epey seller geçmiş o kesin...
Neyse, derken Nike ilk 5 km'lik Caddebostan koşusunu yapmaya karar verdi, sportif hareket engellenemez havasında koşup kaydolduk, 5 kmyi koşmayı boşver zor yürüyüp bitirdiğimi çok net hatılıyorum...Bir sonraki sene ise beraber çalıştığım antrenörümle 7 km'lik mesafe için personal best ifadeleri konuşuluyordu.. zaman sen nelere kadirsin...
Toparlamak gerekirse, yeniden koşmaya başladım... bu defa Tansu diyor diye değil, kendi öz irademle.. Baktım koşabiliyorum... derken bir antrenörüm oldu... hedefler öyle 10 km filan olmaz yarı maraton koşalım dedi.. ben daha bir kaç ay önce 5 km'yi zor yürüyordum, nasıl olacak ki bu iş derken..gelsin koşular gitsin yarışlar 2014 senesinde 2 hafta arayla biri Bozcaada olmak üzere 2 yarı maratonu bitirdim...
Bitirdin de ne oldu derseniz?
Elbette konu sürelerle ilgili değil, ama zihinsel bariyerleri kırmak ve insanın yavaş yada hızlı ama isteyerek ve inanarak, bir tutam da motivasyon ile başarabilme güdüsünün tetiklenmesi durumu ortaya çıktı, hem de fena halde...
Zaten yüzüyordum... e şimdi bir de koşuyorum... o zaman bir de bisiklete binebilirsem, neden olmasın hedefleri büyük tutmak lazım bakarsın bir de triatlon çıkarırım...
Ama önce bisiklete binmeyi öğrenmem lazım ... yaş 30 !
Sevgili Mali, bir bisikletçi olarak yanımda yaz sıcağında dili dışarda beni tutacak devrilmeyeceğim diye koşarken atlete dönüştü, " senin yüzünden koşmaya da başladım" diyordu...
Oldu! Benim gibi iflah olmaz senelerdir kimsenin öğretemediği bisiklete binmeyi 30undan sonra Mali tam 4 gün çok çeşitli farklı bisiklet denemeleriyle öğretti! ( yol denedi olması şehir denedi olmadı tandem denedi biraz dengeyi buldum dağ ile kapanışı yaptık )
Sonra uygun fiyatlısından bir şehir bisikleti ile yazı geçirdim... tabi ki düşerek... sonra Marmaris Bördübet'te kenarı uçurum, 2 arabanın zor sığdığı , bol virajlı, harika manzaralı, yokuşlu bir yolda gidip, ama dönerken çok yorulup gece karanlığında dualar eşliğinde yeniden orman içindeki otele erişince anladık kı oldu bu iş!
Sonbahar ile beraber kış gelmeden çaldık Mali'nin kapısını tam bana göre bir yol bisikleti toparlayıverdi... bir heyecan aldık, Maltepe'ye gittik bir kaç tur attım, off ne güzel gidiyor şehir bisikletinden sonra... omuzlarım biraz ağrıdı ama oluyor bu iş ne hoş...
Velodroma giricem diye tutturdum... hızlandım.. şehir bisikletinden sonra ferrari gibi tabi... hızlandım... çığlık atıyorum... "rüyalarımdaki gibiiiii"... iiiiiiiiiii ... çat çut küt pat..
1 saat sonra Mali'deyiz, karbon çatalın ki kendisi bisikletimdeki en pahalı parça olur, vidası eğilmiş bükülmüş, gidonum yamulmuş... dokunsan ağlamak üzereyim.. dizimin ağrısı var ama cici kızım dağılmış olduğundan pek anlamadım bile ...
Velhasıl aylar geçti.. dizim biraz sorun çıkardı.. sonra iyileşti.. bisikletim de tabi iyileşti.. kendisini bütün kış evde trainerda uslu uslu easy easy antrenman için kullandım...
Aklımda hep sorular... yine düşer miyim? düşersem kendime bir şey olması sorun değil başkalarını da düşürür bir de sakatlar mıyım? ya virajı alamazsam... bisiklet ayakkabısı ile kullanabilir miyim? yine takla atar mıyım? tekrar dizim sakatlanır mı? bu defa sol dizimi toptan mı kaybederim acaba?
Rüyalar görüyorum yurt dışında Half Ironman'e gitmişiz bisikletimi teslim noktasına bırakırken rüyamdaki düşüncelerim bile düşmeden bisiklet etabını geçer miyim diye...
Eeee?
Hayır henüz bir başarı hikayem yok... Sadece geçen gün Marmaristaki üstün mücadelemi hatırladım... haftada 8-10 - 12 hatta 15 saatlere çıkan antrenmanlar ile verdiğim emekleri fark ettim diyelim... ve triatlon perisi dürttü... aydınlandım!
Zihnimdeki bisiklet bariyerleri kalktı... yahu trafiğe kapalı yolda ben neden düşüyorum?
tabi ki yarışabilirim!
Geçen hafta gelen wet suitimin " wet suitim bile var" duygusunun da olaya katkısı yok değil hani ! :)
Şimdi bana bir triatlon yarışı lazım...
Limits are like fears ... just an illusion...
2 Mart 2015 Pazartesi
Bir Delinin Hatıra Defteri
Genco Erkal 76 yaşında 90 dakikalık bir performans ile sahnede zıplıyor hopluyor single leg lunge yapıyor yuvarlanıyor ve hatta dizlerinin üzerinde sürünüyor... fiziksel olarak gösterdiği performans kelimeler ile ifade edilebilir gibi değil..
Elbette bilmek mümkün değil ama en ufak bir kusur takılmıyor insanın gözüne, ne mükemmel bir akışla sıralıyor repliklerini ard arda... muazzam bir konsantrasyon ile tek başına bir başına dolduruyor sahneyi..
Oyun oldukça ağır... arka sırada sanki komedi izliyormuşcasına kahkahalarla izleyen gençlerden farklı olarak ben epey ağır bir dram izledim.. Bir insanın dengelerini yitirmesi mihenk taşlarını kaybetmesi ve ona uygulanan acımasız yaklaşık bence ne komik ne traji komik değil çokça düşündürücüydü...
Ama yine de aklımda en çok cevap arayan düşünce şu;
Bir insan bir ömür bir aşka dair motivasyonunu hiç kaybetmeden aynı seviyede bir tutkuyla nasıl sürdürebilir?
Genco Erkal 76 yaşında 90 dakikalık bir performans ile sahnede zıplıyor hopluyor single leg lunge yapıyor yuvarlanıyor ve hatta dizlerinin üzerinde sürünüyor... fiziksel olarak gösterdiği performans kelimeler ile ifade edilebilir gibi değil..
Elbette bilmek mümkün değil ama en ufak bir kusur takılmıyor insanın gözüne, ne mükemmel bir akışla sıralıyor repliklerini ard arda... muazzam bir konsantrasyon ile tek başına bir başına dolduruyor sahneyi..
Oyun oldukça ağır... arka sırada sanki komedi izliyormuşcasına kahkahalarla izleyen gençlerden farklı olarak ben epey ağır bir dram izledim.. Bir insanın dengelerini yitirmesi mihenk taşlarını kaybetmesi ve ona uygulanan acımasız yaklaşık bence ne komik ne traji komik değil çokça düşündürücüydü...
Ama yine de aklımda en çok cevap arayan düşünce şu;
Bir insan bir ömür bir aşka dair motivasyonunu hiç kaybetmeden aynı seviyede bir tutkuyla nasıl sürdürebilir?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)