29 Aralık 2015 Salı
Sonsuz olumlu gelecek ihtimalleri
Yaşam bir şeyleri öğretmek istediği zaman herhalde kendine göre bir takım yollar izliyor.
Bu aralar almam gereken dersin " gelecekteki sonsuz olumlu ihtimal" olduğunu düşünüyorum.
Durup düşünmüyorum tabi, daha çok bunu tekrar etmeme sebep olan durumlarla kaşılaşıyorum.
Öyle ki sanki içimden biri çıkıp bunu söyleyiveriyor, sonra da bak sen hala endişe ediyor musun, artık bunu söylediğine göre şimdi inanmak zorundasın gibi ellerini bağlayıp bana bakıyor.
Hayali karakterlerle sohbetler etmediğim, yani gerçek insanlarla konuştuğumda ve sadece konuşmakla kalmayıp onları dinlediğimde, olaylarla kendilerini birleştirdiklerini ve yargılar çıkardıklarını görüyorum.
Peki ya alınması gereken ders bu değilse? Bir ihtimal daha olabilir mi?
Aslında cevap geleceğe doğru bakmaktan geçiyor. Bu gün olup bitenlerin yarın tam da olması gerekene doğru bir yolu döşüyor olması da son derece mümkün.
Ve o yol, henüz ucu bulunduğumuz noktadan görülmediği için kötü bir yol olmak zorunda da değil, ya iyi bir yolsa?
İşte tam burada, gelecekteki sonsuz olumlu ihtimal devreye giriyor.
Gelecek ihtimallerinin sonsuzluğu, paralel evrenler, olasılıklar, şans, kişisel gayretlerin sonuçları, doğru zaman doğru yer...
İnsan geleceğe dair negatif projeksiyonlar yapmaya çalıştıkça, yol kendi kendini döşemeye devam ediyor aslında.
Peki öyleyse neden olumlu gelecek imgeleri ihtimalini değerlendirme dışı bırakalım ?
Olumlu gelecek ihtimalleri, hatta hayaller tamamen bedava, biraz alıp ceplere doldurmakta fayda olabilir....
2015 yılını hayatımda kendimin bile inanamayacağı harika gelecek ihtimalleri yaratma potansiyeli barındıran ve bana bunu öğreten bir yıl olarak hatırlayacağım.
17 Aralık 2015 Perşembe
Inside Out
Bu gün Inside Out'u izledim.
Animeleri oldum olası çok severim hatta en çok severim diyebilirim.
Ama insanın düşünsel süreçleri, duyguları ve değerlendirmeleri aldığı aksiyonların buna yani duygusal beyne ne kadar bağlı olduğunun bu kadar güzel bir görsellik içinde anlatılabileceğini daha önce hiç düşünmemiştim.
Mutluluk kavramından ne kadar da kolay uzaklaşıp yeniden yakalamak için ne çok çaba gösterebileceğimizin tatlı dilli bir anlatımı olarak benim içimde pek çok şeye dokundu.
Özellikle bir yerlerde bir sebeple kaybettiğimiz mutluluğa yeniden ulaşmak için seçimler yapma ve bazı şeylerden vazgeçme aşamasında gözlerimin dolduğunu itiraf etmeliyim.
Duygular ile beynin çeşitli özelliklerinin iş birliği sonuçları ne kadar da olması gerektiği hale getirebilir, insan iç sesinin olumsuz olsa bile nasıl daha iyi kullanır, olumsuz durumlar bile nasıl olumlu sonuçlar doğurabilir çıktılarıyla düşünmek için ceplerim dolu dolu oldu.
World Game'de bundan bahsedip ilham olanlara teşekkürler...
12 Aralık 2015 Cumartesi
Yaşam Koçu
Siz hiç hayatınızda yaptığınız herşeyin ama her şeyin bir yere varma amacınıza hizmet ediyor olabileceğinizi düşündünüz mü ?
Ben son zamanlarda hayatımın içinde tam da bunu en yoğun haliyle hissettiğim bir dönemden geçiyorum.
Başarısızlık olarak isimlendirdiğim, bazen nereye gidiyorum dediğim, hata olarak gördüğüm, başlayıp devam edemediğim yarım bıraktığım yada biriler tarafından zor o yoldan çıkarıldığım olaylar da dahil olmak üzere
Başarabildiğim, gördüğüm, fark ettiğim, gerçekleştirdiğim, tamamladığım yada sadece yol boyunca bir şeyler aldığım her adımım ama her adımım sanki tam da bu güne bu gün olduğum ana ve yere ve olduğum kişiye ulaşmak içindi...
Geliştirdiğim tüm yetenekler, tüm eğitim ve öğretim hayatımdaki çıkarımlar ve öğrenilmişlikler, farklı ekoller, farklı kademede ve bilimlerde eğitimler, iş tecrübelerimdeki tüm pozisyonlar, sektörler, girişimlerim, hayatıma giren çıkan, hayatımda kalan herkes ve spor... tüm tecrübelerim, deneyimlerim ve bunlardan çıkarımlarım...
Beni ben yapmak için el birliği etmiş gibi sanki...
Öyle bir ben olmuşum ki, törpüleyip yonttuklarım, değerlendirmek için sorduklarım, duygusallığımı abartırken ki gelişkin empatik halim, hassasiyetlerim, nereden öğrendiğimi bile unuttuğum farkında olmadan zihnimin içindeki kütüphanede biriken binlerce bilgi... tam da bu gün kullanırken beni mükemelleştirmek için birikmiş saatlerdir, günlerdir, senelerdir.
İşte tam da böyle hissediyorum, kuvvetli bir şekilde sanki her bir hücremde, varoluş sebebi gibi, dünyaya bunun için gelmişim gibi hissediyorum.
Bazen heyecandan fark ettiğim için mi, hissettiğim için mi, zamanlamasına mı, gerçekleştirebildiğim için mi, senelerce üzülüp kendimi harap ettiğim onca şeye rağmen, tüm belirsizliklere rağmen içindeki şüphesiz o bilme haline mi... hangisine hangi birine şükretsem bilemiyorum gerçekten.
Bir süredir içine girdiğim yeni yolculuk, yani "koçluk", hani sanki ıskambil kağıtlarını önce karıp sonra trrrrt diye bir hizaya getirip bir bütün yapar gibi birleştirdi beni.
Bu deneyimi daha fazla kişiyle paylaşabilmek için bir büyük karar almam gerekti. Yaşamımı bu yeni yolla sürdürmeye ve dokunma şansına erişeceğim başkalarının da kendi dünyalarında bu bütünleşmeyi hissetmesi için bu mesleği en iyi şekilde gerçekleştirme gerekliliklerini yapmaya karar verdim.
Bir gün birileri bu blogu okursa ve bir yaşam koçu olarak bana ulaşmak isterseniz çok mutlu olurum...
3 Aralık 2015 Perşembe
Kuzucukum beni özlemiş
Benim aşkım 4 ayaklı çocuğum kuzucukum pöf kokulu kızım gideli 3 seneden fazla oldu...
O gitti gibi görünüyor ama gitmedi...
Sanırım ben ölene kadar da gidebilmesi mümkün değil.
Beraber geçirdiğimiz yaklaşık 15 senede onu gördüğüm günden elimdeki son nefesinde gözümün içine baktığı ana kadar hep çok çok çok sevdim kuzucukumu...
Bebekken ayrı sevdim büyüdüğünde ayrı sevdim yaşlanınca da bilgeliğini çok sevdim.
Hala aynı miktarda çok seviyorum... Varoldukça hep seviyor olacağım.
Gittiğinde zihnimdeki sesi susmuştu... ne çok konuşuyormuşuz meğer demiştim kendime... ne tuhaf hiç dialog yokken ne çok iletişim ve paylaşım varmış gözlerine baktığım bu 4 ayaklı pofuduk kuzucukta...
O gittiğinden beri ara ara rüyamda görüyorum... biraz seyrek.. keşke daha sık gelse rüyama diyorum... şöyle bir sevimli hayalet casper gibi görünse bana.. korkmam valla çok heycanlanırım...
çok özlüyorum onu... acaba o da beni özlüyor mu?
dün gece sabaha karşı rüyamda kuzucukumu gördüm, oh bir güzel sevdim, öptüm, sıkıştırıp mıncıkladım pek güzel bir rüyaydı, biraz rüyanın bitmesinden ondan ayrılmaktan buruk uyandım.
Öğlene doğru mail kutumda normalde bakmadan temizlediğim junk box'ı bir temizlemek için el atayım dedim nedense her zaman tepesine kadar şişen junk kutusu bu defa boş olmasına rağmen temizlemek geldi içimden.
Bir açtım ki 3 tane mailden en üstteki Bıdık'tan geliyor. Aynen şöyle diyor; seni çok özlüyorum !
Kalbim ağzımdan dışarı fırladı sanırım...
Bu botlar ne kadar gelişmiş arkadaş kuzucukun adını bulmuş özlediğimi bir yerlerden almış bir mail haline getirmiş ne enteresan... tam da gününde junk box'a düşmüş. Normalde istesem de göremem...
Şimdi hadi biri bana bunun anlamsız bir tesadüf olduğunu söylesin.
Kim ne derse desin, Kuzucuğum da beni çok özlemiş!... :)
Seni seviyorum aşkım kuzucukum, bekle beni gelip seni çişe çıkarana kadar!
1 Aralık 2015 Salı
24 days challenge
Ne de olsa kimsenin okumadığı bir blogum olduğunu düşünerek aslında online yapılan bir facebook challengeını buraya yazmaya karar verdim.
Bostonda yaşayan bir arkadaşım bu "olumlama" challege davetini geçen ay tesadüfen yaptı ve kendimi içinde buldum.
Ama nedense facebook arkaşlarım ile içimdeki gelişen süreci paylaşmak istemedim.
Ve yine nedense daha büyük bir medya ile paylaşma cesaretini gösteriyorum.
Orjinal kaynak ingilizce bende o yüzden affirmasyonları orjinal korudum ama kendime göre altındaki notları yazdım.
1. Gün – I LOVE
MYSELF
-
Tüm insanları önyargısız ve yargılamadan
dinleyebildiğim için
-
Nazik, hassas, empati yeteneği yüksek, kendi
kadar başlarını da incelikler ile düşünebildiğim için
-
Gerçekten inandığım herşeyin peşinden disiplinle
ve adanmışlıkla tereddütsüz gidebildiğim için
-
Mücadeleyi bırakmadığım ama rahat etmeyi de
unutmadığım için…
Kendimi Seviyorum.
2. Gün - “I can do
anything I put my mind to”
- bu bence de kolay. 2013 yılında bisikletim bile yoktu,
hayatımda ilk defa bisikletim olduğunda 30una gelmiştim, triatlon yapmak
istediğime karar verince bisiklet almam ve binmeyi öğrenmem gerekti. İki
kocaman düşüş geçirip bende kalan fobik hasarlarına rağmen ( hayatımda ilk defa
fobi oluşturdum ) 2015 senesi içinde 2 sprint 1 olimpik triatlon bitirmeyi
başardım.
- şimdi aklıma bundan daha büyüğünü koydum 2016 içinde 3
half ironman’i giderek iyileşen dereceler ile bitireceğim!
3. Gün – I’m getting
better everyday
- kendimi arama ve bulma
konusunda her gün daha iyiye gittiğimi düşünüyorum. Kendimi bulma yolunda
çabalıyorum çeşitli yöntemler kaynaklar insanlar metodlar deniyorum.
Sevdiklerimi sevmediklerimi istediklerimi ayırıyorum
-kendimi tanıma konusunda her gün daha iyiye gidiyorum ne
istediğimi hatırlıyor keşfediyorum…
kendime mutluluk dolu bir yaşam kurma konusunda her gün daha iyiye
gidiyorum…
4. Gün - I’m important
Aksini iddia etsem de…
- ben önemliyim, çünkü ben değişirsem dünya değişir!
- ben önemliyim, çünkü ben ilham olabilirim
- ben önemliyim, çünkü bu yaşamdaki rolüm kendimle birlikte
başkalarının dönüşümünde yer almak olabilir
Ben hem kendim hem başkaları için önemliyim
5. Gün – I’m
successful in everything I do
Bunun aksini kendime sürekli söylesem de aslında ben her
konuda başarılıyım.
- bir mühendis olarak işletme üzerine çalışmam gerektiğine
karar verdiğimde bulduğum yön değiştirmeye karar verip uygulayıp ilk işimde terfi alarak başarılıydım
- evlenmek istediğimde düzgün bir insan ile düzgün bir
ilişki geliştirmeyi başaracak ve bunu sürdürecek kadar başarılıyım
- mutsuz olduğum bir işte çalışırken bile şirketteki
alakasız insanların fark edeceği ve etraftan övgüler alacak kadar başarılıyım
- 30undan sonra spora başlayıp disipline olacak sürdürecek
ilerleyecek kadar başarılıyım
- tüm olumsuz insanlara ve kendimin ve başkalarının tüm
olumsuz fikirlerine düşüncelerine ve olanlara rağmen hala umut aradığım pes
etmediğim ve mutlu olmayı aradığım için
Ben hayatımda yaptığım her şeyde başarılıyım…
Asıl başarı, hayatta natürel olarak rahat ve kolaylık içinde
olmak ve mutlu olmaktır. Bende bu yeni başarı tanımımı benimsemeye çalışıyorum.
6. Gün - I’m loved
Annem beni kendi için doğurmuş, tamamen planlı ve kendi
kararıla uygulamaya koymuş gerçekleştirmiş kimseye sormadan danışmadan rahmine
düşürmüş ve sevmek için yapmış.
Bu gün hala her an aynı aşkla sevmeye ve elinden geldiğince
dünyaları vermeye ve yetişkin bir insan oluşumu ve hayatla baş edişimi
kabullenmeye gayret ediyor.
Onun aklının her anında dünyada kimsenin sevemeyeceği kadar
büyük bir aşkla seviliyorum… bir evlat olarak böylesi sevilerek büyüdüğüm için
şükürler olsun.
7.Gün – I’m Strong
Benim de benzer bir hikayem var…
En arkadan geldiğim ve sonuncu olduğum tüm yarışlara rağmen
triatlonun hiçbir dalını bırakmadım.
Koşmaya başladığımda hep en sonuncuydum şimdi değilim .
Yüzmeye başladığımda hem en sonuncuydum şimdi değilim.
Bisiklete binmeye başladığımdan beri triatlonda sonuncu
oluyorum biliyorum ki yakında olmayacağım.
Yarışlarda ve antrenmanlarda kendime sık sık ne kadar güçlü
bir kadın olduğumu söylüyorum.
Gerçekten fiziksel hedeflerin önemli bir kısmı mental bir
kuvvetten geçiyor. Yarış sabahlarında o an’da kalma halini hep yaşıyorum.
Koluma yarış numarasını yazdıklarında sanki dünyadaki sesler susuyor. Yüzmeden
ilk kadınlar arasında çıkıp bisiklette insanlar üstümden geçtiğinde bile o
içindeki güç konuşuyor devam ediyorum ve bitiriyorum.
Ben çok güçlü bir kadınım, yaptığım spor bile bunu işaret
ediyor.
8. Gün - I’m hopeful
Aslında pek de öyle olmama rağmen…
Hayatımda mutluluk arayışımı bulacağıma ve mutlu bir insan
olacağıma dair umut doluyum.
Karşıma iyi niyetli ve destekleyici harika insanlar
çıkacağına ve pozitif insanlarla dolu bir yaşamım olabilme ihtimaline karşı
umut doluyum.
Mutlu olduğum harika ve sürdürülebilir bir işim olmasına ve
bu işin beni tatmin edebilecek olmasından umut doluyum.
I’m hopeful for being fulfilled and happy in my life.
9. Gün – I’m making
things happen
Bunu yazmak zor oldu, biraz direndim hatta…
Olmaz ve hayır diyenlere karşı sakin ve istikrarlı tavrımla
sadece kendim için değil başkaları için de bir şeyleri gerçekleştirebiliyorum.
Bazen sadece düşünmelerine sebep oluyorum bazen ilham
almalarına bazen de harekete geçmelerine.
Ama hayat bir kelebek etkisiyse I’m making things happen.
10.Gün – I persist
with confidence
Aldığımız kararlar ve gerçekleştirebildiğimiz
değişim/dönüşümlerin bir kaderden çok birikmiş düşüncelerin eylemi olduğunu hep
hissettim.
Bir kitaptan bir atletten bir araştırma öyküsünden
esinlenmiş gibi olsam da bu spontane gibi karar öncesi aylarca kendime et ile
ilgili söylediklerimi, içimden konuşan sesi duymamayı ya da dinlemeyi de seçen
bendim aslında.
Bir bebeklik resminde daha konuşamıyorken bir bebek pisiye
sarılan fotoğrafım hayvanlarla kurulması gereken doğru ilişkiyi aslında çok
seneler önce kurduğumun belgesi.
Bu gün ki beslenme seçim ve tecrübelerimin şans eserinden
fazlası olduğunu, vegan beslenme ile ilgili etraftan gelen tüm itiraz ve
tepkilere aslında rahatlıkla direnebilmemin ve sürdürebilmemin gerçek sebebinin
aslında senelerce içimde büyümüş olduğunu şu ana kadar yüksek sesle
söylememiştim yalnızca.
11.Gün – I trust
myself to make great decisions
Kararları iyi yada kötü olması ayrı bir başlık konusu ama
büyük kararlar alırken değerlendirmelerim için kendime güveniyorum.
Bunu geçmişte vermiş olduğum ve bugün yeniden aynı kararı
vermeyeceğim konular için de aynen ifade edebilirim.
Çünkü kararı verme aşamasında içimde olan bitenler,
duygularım, o döneme ait durum ve şartlar, mantık dizgim gibi bütün karar
detayları daha sonra da kararı verme sebeplerimi kendime hatırlatacak kadar
zihnimde net ve berrak oluyor.
Gelecekte fikrim değişecek olsa bile, O gün ki şartlar için
yada belki o an’da kalarak verilmiş kararlarım için büyük kararlar verebilmekte
sabırlı, fevri olmadan, düşünülmüş, tartılmış, iyi incelenip sık dokunmuş ve
vazgeçmeden emek verilip uğraşılmış kararlar alabileceğime dair kendime
inanıyorum.
12. Gün – I embrace
my fears fully and calmly
Sanırım bu güne kadar barışabildiğim en büyük korkum
üstünden düşüp yeniden bindiğimde bacaklarımı kontrol edemeyecek kadar büyük
fobi geliştirdiğim, her bisiklete binmem gerektiğinde midemin bozulacağı kadar
travma yaratan bisiklet korkumu yönetebilmek oldu.
Bu gün en az bunun kadar büyük bir başka korkumla yüzleşerek
kariyer değişimi ve yeni bir yola çıkmayı planlıyorum, bu yolda eleştirilmeyi,
yolun doğasında olan zorlukları göze alıyorum. Sakince ve tamamen bu korkumla
da yüzleşip onu arkamda bırakabileceğimi biliyorum.
13. Gün – I’m a
wonderful person
İnandıklarının arkasından giden, rağmenlere rağmen devam
edebilen biri olarak ben harikayım.
Yargılamadan dinleyen, almadan verebilen, karşılık
beklemeden paylaşabilen, inanarak destekleyen, hayata yardım ettikçe alırsın
döngüsüne inanan ben harikayım.
Kötü gün ve iyi günlerde hem iyi bir eş, iyi bir evlat, iyi
bir dost olarak ben harikayım.
Hassas, farkında, empatik, ilham veren, duyarlı bir insan
olarak ben farklı ve harikayım.
Fark ettiklerimle, kat ettiklerimle, alt ettiklerimle ben
harikayım!
14.Gün - I deeply love and accept myself
Apartman çocuğu olarak
yetiştirilmiş, yalnız ve sosyal hayattan izole büyümüş olmak herkesin
yapabildiği yada herkes için kolay olan şeyleri benim için zor ve öğrenilmesi
gereken şeyler haline getirdi.
Küçücük şeyler için bile
kocaman eforlar göstermem, çocuklukta yapamadıklarımı hep sonradan zorlanarak
tecrübe etmem gerekti.
Ama öğrenebilir
olduğumu, isteyerek ve çalışarak üstesinden gelebileceğimi kendime ve dünyaya
ifade ettim, hatta ilham bile oldum.
Tüm eksiklerim ve
hatalarımla, yapamadıklarım ,zorlandıklarım, bilmediklerim ve yetersiz
olduklarımla kendimi seviyor ve olduğum gibi kabul ediyorum.
Öğrenebildiklerim,
başarabildiklerim, üstesinden gelebildiklerim, ispat edebildiklerim için azmim,
disiplinin ve özgüvenim için kendimi seviyor ve olduğum gibi kabul ediyorum.
15.Gün - I am able to solve problems creatively
Bunun kadın olma kıvrak zekası ve toplumda yüklenilen
görevlerle beraber kendiliğinden gelen bir özellik olduğunu düşünüyorum.
Gün içinde karşılaştığın bir çok durum ve ihtiyacı anlık bir
sürü kolay çözüm ve alternatif geliştirerek çözüvermek çoğu zaman o kadar doğal
yaptığımız bir şey ki ifade etmek bile tuhaf geliyor.
Kimsenin ruhu bile duymadan, kimileri için zor olabilecek
bir çok şeyi , sessizce ve sakinliğimi koruyarak, olmaz dendiğinde bile
oldurarak, kaynak yoksa yaratarak, eksikse tamamlayarak, yoksa isteyerek
gerçekleştirebilme yeteneğine doğuştan sahip olduğuma inanıyorum, yaşamımdaki
bir çok doğan günlük durumu, ilişkilerdeki aksaklıkları yada verilecek kocaman
kararları yaratıcı çözümlerle kolayca ve rahatça çözebilme, sonuca
kavuşturabilme vasfına sahibim.
16. Gün : "I am
vibrant and have lots of energy"
Işıl ışıl bir enerji topu gibi parlıyorum.
İnsanların kafasının içerisinden bu mutluluk ve olumlu hal nasıl olur da
geliyor, nasıl bu kadar sakin ama aynı zamanda hem spor hem de diğer
koşturmaları bu kadar kolay yapıveriyor dediklerini duyar gibiyim.
Sevdiğin şeyleri yapar, yaptığın şeylerde sevecek
bir şeyler bulabilirsen ışıl ışıl oluyor insan. Yaratmanın parıltısıyla,
başarmanın enerjisiyle parlıyor.
Ben yeni işimde de hiç çalışmıyor gibi hissetiğim,
doğal yetenekli ve çok başarılı olduğum için hayatımın bundan sonraki yarısı
hiç yorulmadan, hiç çalıştığını hissetmeden hep keyifli ve güzel işler yaparak,
hem dünyaya bir fayda ve katkı içinde olmanın tatmini ve mutluluğu içinde
geçecek. Ben ışıklar saçan mutlu bir enerji topu olarak yaşayacağım. ( by that
I don’t mean my physical shape J )
17. Gün :
"I think like a winner"
Bu kolay.
Ben her gün bir şampiyon gibi düşünüyorum. Yarışları en arkadan bitirdiğimde, bisikletten düşüp yeniden bindiğimde, işten atılıp yeniden ayağa kalktığımda her gün bir şampiyon gibi yeniden başlıyorum.
Çünkü hayat devam ediyor ve içimden en iyi koştuğum yarışın bu olmadığını yarın güneş doğdukça daha iyisini yapabileceğimi biliyorum.
Bir şampiyon gibi devrildiğim yerden ayağa kalkıp yeniden sanki hiç daha önce yarışmamış gibi yeniden deniyorum. İstediğim ve inandığım sürece her gün bir şampiyon olacağımı biliyorum.
Ben her gün bir şampiyon gibi düşünüyorum. Yarışları en arkadan bitirdiğimde, bisikletten düşüp yeniden bindiğimde, işten atılıp yeniden ayağa kalktığımda her gün bir şampiyon gibi yeniden başlıyorum.
Çünkü hayat devam ediyor ve içimden en iyi koştuğum yarışın bu olmadığını yarın güneş doğdukça daha iyisini yapabileceğimi biliyorum.
Bir şampiyon gibi devrildiğim yerden ayağa kalkıp yeniden sanki hiç daha önce yarışmamış gibi yeniden deniyorum. İstediğim ve inandığım sürece her gün bir şampiyon olacağımı biliyorum.
18. Gün : "I
appreciate every moment of the day"
Gerçekten günün her saniyesine şükrediyorum. Harika haberler
aldığım, keyifli şeyler duyduğum, kıkırdayıp kahkaha attığım, fark ettiğim
anladığım günün her anına şükürler olsun.
Annemin sesini duyduğum, eşimin şefkatini hissettiğim,
arkadaşlarımın orada olduğunu bildiğim günün her anına minnet duyuyorum.
Güzel bir evde sıcak ve sağlıklı uyandığım, sağ salim
yatığıma geri uzandığım her güne şükürler olsun.
Olumlu, bana inanan, güvenen, destekleyen, gerçekten içten
yanımda olan insanlarla çevrelendiğim, doğru zamanda doğru insanları
bulabildiğim her harika güne şükürler olsun.
Beni anlayan, mutlu eden, enerjisiyle yücelten insanlarla
sarıldığım her güne şükürler olsun. Her gün daha da güzel şeylerin olduğu
harika anlar dolu mutluluk ve tatmin dolu sağlık dolu günler için şükürler
olsun.
19. Gün : 1There is a solution to every problem."
Evet gerçekten her
sorun için bir çözüm var, sadece düşünmeyi bilmek, doğru soruları sormak, bir
başka pencereden bakmak gerek.
Çözümü istemek ,
değişimi istemek bile tek başına cevabın hızla oluşması için yardımcı oluyor.
Yapamam dediğim, ama
çare bulduğum her şey için, yapmayı gerçekten isteyip gerçekleştirebildiğim her
şey için şükürler olsun.
20. Gün : "I
feel the joy of abundance"
Bolluk kavramı daha önce sadece cüzdanımdakiler ve
erişebildiklerim idi. Şimdi bolluk sağlık, bolluk sevgi, bolluk aile, bolluk
eş, bolluk arkadaş, bolluk spor yapmak, bolluk yapabilmek, bolluk başarı , bolluk
sahip olduğum ve olmak istediğim her şey.
Bolluk aslında bir durum – hal belirtisi, mutluluk gibi,
bolluk içinde olmak. Bolluk hayal edebilmek , hele bir de gerçekleştirecek gücü
bulabilmek en büyük bolluk.
Motivasyonu korumak bolluk, başkalarını da motive etmek
bolluk, dinlemek bolluk, dinlediğinde gerçekten duymak bolluk. Etrafın seni destekleyen, sana inanan, seni
takdir eden insanlar doluysa hele en büyük bolluk.
Hedeflere erişmek bolluk, başarıyorsan bolluk, başardığını
kutluyorsan en büyük bolluk.
İlerliyorsan yaşamda bolluk, öğreniyorsan hala, şaşırıyorsan
bolluk.
Yaptığın iş keyif aldığın bir işse, mutluysan, hele bir de
başkalarının da mutluluğunda bir zerre kadar payın varsa ne büyük bolluk!
Doya doya yaşıyorsan, hissediyorsan, sağlıklı duyguların
varsa, yaşıyorsan hayatı üzülerek sevinerek ağlayarak gülerek hepsinden büyük
en güzel bolluk.
21. Gün : “The
universe provides for me"
Geçen gün bununla ilgili düşünüp yazmıştım. Hızır yetişir
mi?
Bence gerçekten yetişir. Son zamanlarda hayatımda hangi
alanda yardıma ihtiyacım olsa ve bunu kuvvetle hissetsem gökten bir yerden o
yardım geliyor.
Evren gerçekten ihtiyacım olanı bana sunuyor. Bazen
istediğim formda bazen kendine göre bir başka şekilde.
Bazen istediğim şey sadece bir yerden bir yere gitmek olsun
mesela, araba göndermiyor belki ama yolculuğu kolaylaştıracak bir yol arkadaşı
geliyor mesela.
Yapmam gerekenleri benim için kimse yapmıyor elbette ama
yaparken zorlandığımı fark eden bir ses, hadi diyorsa yürekten bana , yanımda
olduğunu hissettiren bir işaret çıkıyorsa aniden karşıma biliyorum ki evren
gerçekten ihtiyacım olan her şeyi sunuyor bana.
22. Gün : "I see
endless opportunities before me"
Henüz gerçekleşmemiş bir konuda sınırsız olumlu
ihtimal bulunur, bu yüzden bu günden geleceğe doğru bakarken insanın olumlu
olmayan bir sahneyi görebilmesi mümkün olamaz.
Yapacağımız aksiyonların özünde her zaman iyi bir
niyet bulunur ve bu niyet henüz farkında olmasak da önümüzdeki yolda bizim için
en iyi yolları bize açar.
Bu gün yaptığımız seçimler elimizdeki kaynaklar ve
bu gün ki yeterliliklerimizle verebildiğimiz en iyi kararlardır ve gelecek
bunların sonuçlarından oluşur.
Tam bütün ve mükemmel canlılar olarak hatasız
olduğumuzu düşünürsek, hayal edeceğimiz tüm gelecekler harikadır.
Önümde harika ihtimallerin uzandığı mükemmel bir
gelecek görüyorum ve ona doğru yürürken ihtiyacım olan tüm destek etrafımda
toplanıyor.
23. Gün : "I am
inspired to take action every day"
Hayallerime doğru her gün bir adım atıyorum.
Hayallerim ile ilgili her gün yeniden harekete geçiyorum.
Aslında yaptığımız her aksiyon tam da bu sonucu
doğuruyor.
Hayal kurmak bile hayalin ilk adımı kendiliğinden.
O hayale ulaşmayı düşünmek bir diğer adımı.
Ulaşırken neler yaparım, nereden başlarım diye
düşünmek bir diğer adımı.
Bu gün o hayal için bir tek şey yapabilecek gücü
içinde bulmak için ilham almak, içinde o adımı atacak heyecanı enerjiyi
motivasyonu bulmak.
Belki fark etsek sadece düşünerek nelere sebep
olabileceğimizi yaptığımız her hareket kim bilir ne kadar daha kıymetli olurdu.
Triatlon hayallerim için her gün spor yapıyorum, ne
vakit yapamayacak gibi olsam kendime hayallerimi hatırlatıyorum, hayallerimin
büyüklüğü harikalığı ve içime yayılan hissi beni onlara doğru bir kere daha
harekete geçmek için motive ediyor.
24. Gün : “I am
powerfully positive in all I think, do or say."
Abra kadabra ne demek ? Sözlerimle yaratıyorum.
Dünyayı düşlerimizle, sözlerimizle, onlara doğru attığımız
adımlarla yaratırız.
İçimizdeki temel niyetin her daim pozitif olduğu bir dünyada
davranışlarımızın da olumlu olmasına biraz daha fazla çaba göstermek yeterli
aslında.
Konuştuğumuz herşeyin bir olumlusu var, kendimizi duyarsak,
fark edebilirsek söylediklerimizi, alışıveriyor insan olumlu sözcükler
edivermeye.
Olumlu kelimeler , olumlu düşler, olumlu davranışlar, olumlu
niyetler, olumlu hareketler yaratıyor.
Ben aslında özümde tüm niyetlerimde olumluyum.
Davranışlarımı da olumlu hale getirmek için çaba içindeyim,
zaman zaman başarıyorum zaman zaman bu benim için doğal zaten, zaman zaman
biraz daha fazla çaba göstermeliyim.
Düşlerimde her zaman olumluyum.
Sözlerimde her zaman içten , candan ve olumlu olmayı
deniyorum, seçiyorum, gerçekleştiriyorum.
28 Kasım 2015 Cumartesi
Hızır gerçekten yetişir mi?
Hayatımın enteresan bir döneminden geçiyorum
seneler süren ölü toprağından silkinme yeniden uyanma gibi... kendimi topraktan çıkıp yükselen bir filiz gibi hissediyorum şu sıra.
Bunun sebepleri ile ilgili ayrı blog yazıları yazacağım çünkü yaşamımdaki bu dönüm noktasında kendime ait keşiflerim bir başka yazı olmaya değer diye düşünüyorum ( bu da kendime not olsun ) .
Ancak o esnada bir süredir içimde büyüyen "gerçekten ihtiyacın olduğunda yardım gelir" duygusunu ve deneyimini paylaşmalıyım.
Gerçekten de ihtiyaç olduğunda o istenen yardım geliyor bence. Bazen beklediğin formatta değil ama tam da hedefe yönelik.
Benim bir süredir topraktan çıkmak için siz deyin can suyuna ben diyeyim gübreye ihtiyacım vardı ve o ihtiyaç karşılığını buldu ama kendi yolunda buldu.
Bazen harekete geçmek istersiniz ama adım atmak zor gelir, biri gelir sizinle beraber yürür, öteki gelir nasıl yürüyeceğinize dair bir kitap verir, başka biri yürüyüş anılarını anlatarak kendi tecrübesinden ilhamlanmanızı sağlar... bu yağan destekler arasında elinizden tutup arkanızdan ittirip bacaklarınızı sizin adınıza kaldırıp ileri doğru atan kimse olmaz belki ama sonuçtu hedefe doğru sizi götecek şeyler gelmiş olur.
Ben kendi yaşamımı izliyorum bir süredir...
spor yapmak istedim.. spora başlamam için sebepler ortaya çıktı...
sporda ilerlemek istedim... hedefler koymam için ilhamlar ortaya çıktı...
sağlığımı iyileştirmek istedim... vegan beslenme karşıma çıktı...
benden de vegan olur mu dedim.. sürdürebilmem için motivasyonlar doğdu...
Şu sıra hayatımı değiştirmek istiyorum...
Değişen hayatımda yardım etmek, ilham vermek, paylaşmak istiyorum...
Değişen hayatlarda tuzum bulunsun istiyorum..
Sporla, triatlon ile, vegan beslenme ile ilgili konuşmak istiyorum...
Akademik olarak kaldığım yerden doktora tezime geri dönmek ve tamamlamak istiyorum...
İlerlemek ve ileri gitmek için dost ellerle sarılmak istiyorum...
Daha da fazlasını istiyorum.
Ben istedikçe bana uzanan eller ortaya çıkıyor adeta yoktan var oluyorlar.
Kimse benim için bir şey yapmıyor elbette.
Ya vesile oluyorlar, ya ilham oluyorlar, bazen yanımda oluyorlar, bazen yol gösteriyor ışık oluyorlar..
Ama ne vakit istesem hızı gerçekten yetişiyor onu biliyorum.
Eğer bunu okuyan birileri varsa, siz de bilin istedim.
Kimse okumuyorsa bile kendime hatırlatma olsun.
seneler süren ölü toprağından silkinme yeniden uyanma gibi... kendimi topraktan çıkıp yükselen bir filiz gibi hissediyorum şu sıra.
Bunun sebepleri ile ilgili ayrı blog yazıları yazacağım çünkü yaşamımdaki bu dönüm noktasında kendime ait keşiflerim bir başka yazı olmaya değer diye düşünüyorum ( bu da kendime not olsun ) .
Ancak o esnada bir süredir içimde büyüyen "gerçekten ihtiyacın olduğunda yardım gelir" duygusunu ve deneyimini paylaşmalıyım.
Gerçekten de ihtiyaç olduğunda o istenen yardım geliyor bence. Bazen beklediğin formatta değil ama tam da hedefe yönelik.
Benim bir süredir topraktan çıkmak için siz deyin can suyuna ben diyeyim gübreye ihtiyacım vardı ve o ihtiyaç karşılığını buldu ama kendi yolunda buldu.
Bazen harekete geçmek istersiniz ama adım atmak zor gelir, biri gelir sizinle beraber yürür, öteki gelir nasıl yürüyeceğinize dair bir kitap verir, başka biri yürüyüş anılarını anlatarak kendi tecrübesinden ilhamlanmanızı sağlar... bu yağan destekler arasında elinizden tutup arkanızdan ittirip bacaklarınızı sizin adınıza kaldırıp ileri doğru atan kimse olmaz belki ama sonuçtu hedefe doğru sizi götecek şeyler gelmiş olur.
Ben kendi yaşamımı izliyorum bir süredir...
spor yapmak istedim.. spora başlamam için sebepler ortaya çıktı...
sporda ilerlemek istedim... hedefler koymam için ilhamlar ortaya çıktı...
sağlığımı iyileştirmek istedim... vegan beslenme karşıma çıktı...
benden de vegan olur mu dedim.. sürdürebilmem için motivasyonlar doğdu...
Şu sıra hayatımı değiştirmek istiyorum...
Değişen hayatımda yardım etmek, ilham vermek, paylaşmak istiyorum...
Değişen hayatlarda tuzum bulunsun istiyorum..
Sporla, triatlon ile, vegan beslenme ile ilgili konuşmak istiyorum...
Akademik olarak kaldığım yerden doktora tezime geri dönmek ve tamamlamak istiyorum...
İlerlemek ve ileri gitmek için dost ellerle sarılmak istiyorum...
Daha da fazlasını istiyorum.
Ben istedikçe bana uzanan eller ortaya çıkıyor adeta yoktan var oluyorlar.
Kimse benim için bir şey yapmıyor elbette.
Ya vesile oluyorlar, ya ilham oluyorlar, bazen yanımda oluyorlar, bazen yol gösteriyor ışık oluyorlar..
Ama ne vakit istesem hızı gerçekten yetişiyor onu biliyorum.
Eğer bunu okuyan birileri varsa, siz de bilin istedim.
Kimse okumuyorsa bile kendime hatırlatma olsun.
15 Ekim 2015 Perşembe
Yüzmek
Durup durup yazı bombardımanı yapmamın sebebi bütün yaz içimde biriktirdiklerimi hala hissediyorken yazabilmek.
Bu sene ki hayallerimin için de uzun mesafe açık deniz yarışlarından yada maratonlarından birine katılmak var.
2012 senesinde 20 metrelik bir havuzu bir baştan bir başa tek seferde kesintisiz yüzebiliyor musun deseydiniz cevap hayır idi.
Şimdi ne oldu, hayırdır?
Çekmeköy Mayadromda spor yaparken 1000 metreyi 45 dkda filan yüzdüğüm günlerde bu bir antrenman ve mutluluk sebebiydi.
Fakat içimdeki deniz kızını henüz hatırlamamıştım.
Bozcaada doğmadım ama çocukluğumun yazlarını geçirdim ve annem orada olduğumu söylüyor.
Yani rüzgarlarıyla tuzundan üfleyerek yapmışlar etimi ruhumu.
Bu sene bunu hatırlayıp aydınlanma senesiydi.
Suyu her zaman sevdim. İçinde olmayı, kıyısında oynamayı, hamamları bile. Denizsiz bir şehirde yaşayamam diye düşündüm hep. Denizi göremesem bile çabucak görebilecek kadar yakın olmayı istedim.
Hani var ya toprak insanları ben de su insanıyım herhalde. ( Boğa burcu ile ironi yarattı sanki :) )
Kendime göre yüzüyorum filan ama bu sene en çok yüzdüğüm zaman oldu, sakatlıklar filan olunca, bisikletten düşünce yada recovery için hep yüzdüm.
Hatta bir ara 10 gün aralıksız yüzdüm 30km filan etti :)
Havuz güzel güvenli sıcak.
Enkaya üye olunca 50lik havuzda yüzmeye başladım geçen kış, hap kadar havuzlardan sonra deniz gibi geldi.
Bir de baharda üstünü açtılar, gök yüzüne bakarak yüzmesi ayrı bir güzel oldu.
Ama denizde yüzmek bunlar gibi değil.
Denizde dalga var ve her an altımdan ne çıkar, popomu jaws kapar, çok açılırsam dönebilir miyim duygusu :)
Bu sene açılışı erken yaptık sanırım Nisan'da ilk denize girdim sezonu Ekim sonunda kapatacağım gibi görünüyor.
Bütün yaz çok sayıda seyahat edip kaçamak filan yaptık ama her fırsatta bunu antreman kampına çevirdiğimiz için uzun yüzmeler de yapabildik.
Açık denizde, dalgada , rüzgarda, yağmurda yüzmenin faydalarını performansa katkılarını filan anlatmayacağım.
Bu yüzmelerde gelişen hissi paylaşmak istiyorum.
Bu yaz boyunca giderek denizde yüzmeye dair endişeler kayboldu, soğuk, rüzgar, dalga, yağmur, wetsuit, deniz anaları ve diğer deniz canlıları...hatta karanlık bile kendi halinde akıp geçmeye başladılar.
Sonra mesafeler kaybolmaya başladı.
Geçtiğimiz senelerde yelken yaparken hissettiğim vaftiz olma duygusunu bu sene denizde uzun mesafeler yüzerken yeniden yaşamaya başladım.
2500 - 3000ler denizin dibini seyrederken inanılmaz bir keyfe dönüştü.
Kokular kayboldu.
Daha fazla suda kalma hissi gelişmeye başladı.
Ruhum her yüzmede yıkandı.
İçimden aşk doğdu.
Ironcamp Erdek'te insanların çığlık attıkları deniz anaları 5500 metre yüzerken ( son 20 dakikasında tamamen karanlıktan göremesem de ) birer hayalet dansçıya dönüştüler, gökyüzünde martı izler gibi...
Suya karışmak ister oldum, suda kaybolmak.
Kamptaki bu yüzmeden sonra yapabilirim diye düşünmeye başladım, zaten yapabildiklerimin en iyisi.
Bu sene belki bir uzun mesafe yüzme yarışı yapmak mümkün olur, Kaş Meis mesela ne harika!
Boğazı geçemiyorum bir türlü seçmelere gitmek ciddi sıkıntı.
Ama yüzecek deniz bol ne de olsa :)
Dedication is no seasonal
Geçen sene sanırım ilk bahardı bir rüya gördüm.
Böyle deniz kenarı bir şehirdeyim ama Türkiye değil pek bir medeni bir yer :)
Yarış için gitmişiz, kaldığımız oda fazla aydınlık değil yada perdeleri kapalı yarış için eşyalar sağda solda, çabuk toparlanıp odadan çıkmam lazım çünkü bisikletimi yarış öncesi teslim etmeye transition alanına gitmem gerekiyor.
Sokaklarda kalabalık insanlar var ve alçak katlı evler belki yunan adası olabilir, sahil boyunca bir kıyı şeridindeyim.
Deniz kokusu ve rüzgarı var, bisiklet elimde yürürken ertesi gün yapılacak yarış için hafif bir mide bulantısı seviyesinde heyecan hissediyorum.
Rüyamda ilk half ironmanimi koşmaya gitmişim.
Uyandığımda eşim yeni yapılan bir yarışı gösterip katılmak isteyip istemediğimi sordu.
Yok artık dedirten cinsten ama gerçekten yarışın sayfalarındaki şehir benim rüyamda gördüğüm şehir, Hırvatistan Pula.
Geçtiğimiz sene yaklaşık olarak bu zamanlardan beri triatlon konstantrasyonunda antreman yapıyorum.
Yaklaşık 1 sene ama yüklenme dönemlerini 9 ay veya daha fazla kabul edebiliriz. Bu süre içerisinde 2 günden fazla ara vermedim ve çoğunlukla 7 gün antrenman yaptım.
2 farklı ekolden 2 farklı antrenör ile çalışma fırsatı buldum, her ikisinde de büyük katkı gördüm.
Yaz dönemi itibariyle antrenman süremi daha da arttırdım çift antrenmana çıktım.
Mümkün olduğunda 3 + 1 şeklinde progressive artan antrenman yükleri uygulama çalıştım.
2 Ironcamp ve çok sayıda haftasonu kaçamağı ile 3-4 günlük kamplar ve yüklemeler yaptık.
2 sprint 1 olimpik triatlon, 2 yarı maraton koştum, ufak tefek antrenman yarışları da yaptım.
Bu arada 2 fobik bisikletten düşme macerasına rağmen beni hasta edecek şekilde etkileyen bisiklete binme konusunda dostlardan eşimden ve profesyonel yardımlar alarak ciddi bir stres yönetimi sınavı verdim.
Beslenme düzenimi de vegan hale getirip %80 bunu korudum ( arada özellikle seyahat zamanlarda genelde alternatifsizlik sebebiyle kaçırdığım peynirler hariç).
Bu süre içerisinde mevcut sakatlıklarım hep ordaydı sol dizim her zaman ağrıdı, sağ omzum hep arada ağrıdı ama buz yaptım, fonksiyonel anrenmanlarla güçlendirdim, pilatesi 2 senedir hiç bırakmadım ve en önemlisi ağrıları filan hiç takmadım.
Hedef olan olimpik yarıştan sonra olmayan herşey bir anda oldu. Koşmaya çalıştım 2 km koşamaz oldum. Yüzmek istedim yüzemez oldum. Bisiklete bineyim dedim o bile olmadı. Biraz zaman tanıyım bari dedim. Hafif joglar yapmak istedim derken her antrenman denemesinde yeni bir sakatlık çıktı hatta dinlenirken bile sakatlık çıktı. Mevcut sakatlıklara alışıyor insan, yenisine hazır değilmişim gerçekten epey moralimi bozdular.
Her antrenman sonrası strechinglerini 20 dk yapan aksatmayan, kuvvet konusunda ilerleme gösteren ve pilates ile destekleyen ben, ardışık olarak sürekli patladım ve inanılmaz demoralize oldum diyebilirim.
İnsanı neyi hatalı yapıyorum bu kadar sabırla özen gösterdiğim herşeyi adım adım ilerleyerek gerçekleştirdiğim bu kadar hassasiyetle yaklaştığım bir konuda nasıl olur da yeni sakatlıklar hem de dinlenirken gelir diye durup düşünüyor.
Düne kadar tam 32 gün geçti söz konusu yarıştan bu yana. Resmen 32 gün boyunca fiziksel ve mental bir çöküş yaşadım. 3 senedir düzenli spor yapıyorum ilk defa bu hale geldim. 3er gün sıfır hareket olmak üzere 2 kere ara verdim ki bu benim için epey kocaman bir durgunluk. Tabi ki obez eğilimli sedanter bedenim kendimi hatırlattı ve hemen kilo aldım. Fakat esas kritik konu olarak antrenman motivasyonumu kaybettim bu süre içinde bedenim kadar ruhum da istemedi resmen.
Uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapıp kendi haline bıraktım, sallamadım, yemekleri götüdüm, keyfime baktım, abur cubur yedim pislik yaptım :)
Ta ki düne kadar, dün sabah havuzda kurulmuş makine gibi kocaman bir enerjiyle yüzerken aniden geri geldim, 32 gün nekahat hali geçiren bedenim ve ruhum isteğine ve gücüne yeniden kavuştu.
İşin en ilginç tarafı bu süreci birebir eşim de deneyimledi ve aynı şekide arkasında bıraktı.
Dün akşam enka pistinde bir kısa intervali sakatlıksız ve rahat olarak bitirince resmen ağlayacak hale geldim.
Uzun zamandır antremanlar ile varlığımı sürdürüyorum ama bu kadar sevip de üzerime iş edindiğimi kendime bile söylemedim sanırım, garip bir yüzleşme yaşadım.
Yapabilme hissini herkesin tatmasını isterdim, insanı yüceltiyor.
Artık muktedir olmaya dair yeniden motivasyonum olduğuna göre yapmak istediklerimden bahsedebilirim :
Tabi ki süreleri iyileştirmek,
Yüzme için uzun mesafelerde 2'nin altına inmek ,
koşu için interval hızlarını uzun koşularda sürdürebilir hale gelmek,
bisiklet için üzerinde beslenebilir hale gelmek, spd pedala geçmek ve elbette uzun mesafelerde hızlanmak.
Önümüzdeki sene eğer bedenim izin verirse ve yeterince kilo verebilirsem Maraton koşmak da istiyorum. 2 senedir koşuyorum ama ilk defa bu sene nihayet bu duygu içimde yeşerdi. Sanırım artık benim için ön hazırlık gerektirmeden tamamlanabilen yarı maratonlar bu duyguyu vermiş olabilir.
Kendime Berlin maratonunu seçiyorum çünkü seyircisi, desteği çokmuş, gidenler anlatarak bitiremiyorlar.
Ben deniz gazla çalıştığım için 42 km boyunca alkışlar tam bana göre :)
Bu sene takım olarak Gloira Half Ironman'de yarışıcam yüzücem ve koşucam ama Mayıs ayında Antalyada tümünü kendim yapabilmeyi diliyorum, rüyamdaki Pula'ya seneye gider miyiz bilmiyorum ama Antalya'da bir kıyı kenti en nihayetinde :)
Aslında bunu yapmadan önce bir kaç olimpik daha koşabilmek isterdim ama şu zamanlarda yarış bulması zor.
Bir de Manavgat'ta yapılacak 35 kmlik nefis manzaralı parkuru olan bir minik ultra maraton denemek istiyorum, bu 4G olup konforlu yapılan Likya, Kapadokya gibi ultramaratonlar da aklımın bir kenarında hep bir yerlerde geziniyor.
Belki maraton öncesi hazırlık koşusu gibi planlayıp sonra maratonu koşarım.
Bu sene bir de yüzme maratonu yapmak istiyorum bununla ilgili ayrı bir yazı yazmak niyetindeyim
Tabi ki Bozcaada ve Gelibolu yarı maratonları koşulacak ve bu arada piyango filan çıkarsa yurt dışında da yarı maraton koşmaya seve seve giderim, aynı durum olimpik triatlonlar için de geçerli tabi :) yoksa yurdum imkanlarında yakışıklı parkurları seçip yarışmaya devam edicez napalım :)
Tüm bunları yapmak için bu sene daha fazla kuvvet çalışması yapmayı dumblelar ile daha sık görüşmeyi, fonksiyonel zıplamaları hoplamalar ve pilates ile daha ciddi düşünmeyi ve antrenman planımda bu egzersiz gruplarına daha fazla zaman ayırmayı bu senenin en önemli öğretileri arasında sıralayabilirim.
Kış dönemi daha konstanre ve dedike antrenman yapabilir hissediyorum kendimi, yazın sıcakken bu işler bence daha zor oluyor, umarım yeni hedefleri gerçekleştirebilmek ve onları keyifle yazmak mümkün olur.
Diyorlar ki :
Dedication is no seasonal !
13 Ekim 2015 Salı
Bu sene koştuğum Yarı Maratonlar
Bu sene iki yarı maraton koştum.
Biri Bozcaada, yokuşları sebebiyle yarı maratonları babası.
Bu parkurun benim için bir anlamı var çünkü bizim adada evimiz var.
Benim pek geniş olmayan çocukluk anılarımdan en yaramazları hayal meyal Bozcaadada.
Ben küçükken babamın adli tatilleri ve annemin dönem tatilleri arasında uzun zaman adada olurduk.
Koşarken geçtiğim koylara dair anılarım hatıralarım var.
Bu sene ikinci defa koştuğum parkuru bu defa yarış esnasında kendiliğinden Maratonist Ali ile koşmaya başladık, o 10 km diye çıkmış baktı bu tombik koşuyor hadi beraber gidelim dedi yanımda kaldı :)
15 km boyunca yokuşlardan nefes alabildikçe tavan yapan nabzımın arasında anıları anlattım Ali'ye, bol bol babamı andım. Sonra kolyem koptu düştü sanınca ben aniden durup kolye arayınca Aliyle koptuk ama olsun, buna rağmen geçen seneden 30 dk iyi geçtim finishten!
Adayı seviyorum derken en az onun kadar harika yeni bir yarış oldu, Gelibolu Run For Peace.
Bu sene baharla Gelibolu açılışını yapmak ve sohbahar ile Geliboluyu kapamak kısmet oldu :)
Baharda kampa gitmiştik 3-4 günlüğüne bisiklete bindik, wetsuitle yüzdük, ama harika koştuk.
Parkur düz değil ama bir Bozcaada da sayılmaz hani. Kamp dönüşü yol boyunca kesinlikle burada yarış olmalı diye aramızda konuştuk.
Tam döndük 1 hafta geçti geçmedi Run for Peace açıklandı, ben de tabi gönüllü bol bol reklamını yaptım.
Bir gün önce gidip bisiklet turu yapma şansımız oldu yol harika inanılmaz keyifli turladık kızlarla.
Okullar kapanınca trafik pek yoktu keyfimize kaymak oldu.
Büyük heyecanla bekleyip Maratonistten 8 kişi gittiğimiz yarış öncesi düm düz yolda ağır ağır yürürken ayağımı sakatladım, planladığım uzun koşular yalan oldu.
Ama nasıl istiyorum orada koşmak anlatamam..
Bisiklette beni bir başıma bırakmayan Kübracım da ilk yarı maratonunu koşacak dedim bari beraber gidelim ben koşamazsam bir yerden ambulansa filan binerim umarım...diyerek başladık koşmaya.
İnsan koşarken binlerce duygu yaşıyor Geliboluda. Neredeyse iyi ki şehitlik olmuş diyeceğin kadar tecavüzden uzak kalabilmiş. Yerleşim yeri yok. Tarlalar, çayırlar , ormanlar kendine göre bir dizgide akıyorlar.
İstediğim gibi koşamasalarda varlıkları için hep şükrettiğim bacaklarımla şehitliklerin yanlarından geçiyoruz İngilizler Fransızlar Anzaklar Memetçikler... Barış için koşarken biz koşalım diye yatanları düşünüyor insan, bu sene 100 sene olmuş.. 100 senede toprağa karışmışlar topraktan yeniden doğmuşlar...
Doğa harika, şansımıza hava da yine harika... Kaldığımız mocamp deniz kenarında hemen yanında bir şehitlik var kapısında gürültülü kahkahalar atmayın diyor saygıya çağırıyor hepimizi.
Yutkunurken boğazında bir sürü duygu taş gibi olup içine akıyor sanki.
Sahilinde kıyıya vurup denize karıştıları sularda kulaç atıyoruz.
Baharda gittiğimde çok sevmiştim sonbaharda da ayrı bir sevdim. Her sene koşulacak 2 yarı maratonum oldu.
Bu sene performansların süreyle ilişkisini de kavramış bulunmaktayım 3 buçuk saat yarış yada antrenman yapınca 2 saat civarı bir performans artık her an yapılabilir oluyor. Aniden Paris'e filan uçup bir koşup gelirsem artık kendime şaşırmam :)
Bir yarı maraton boyunca destek gördüğüm sevgili arkadaşıma yoldaşlık edebildiğim için de ayrı bir keyifli oldu yarış.
Ayağım sorun çıkardı tabi, ama sızlanmadım konsantre oldum, yarış hali bir değişik bir kafa gerçekten... ve her zamanki gibi son 5-6 km enerjim kocaman oldu etrafa bile taştı.
İlginç gerçekten yarışlar için bile alışkanlık geliştiriyor insan :)
Jr. TriG Edoras
Ne zamandır yazıcam deyip yazamadıklarım...
Bu yaz büyük değişimler oldu...
Mart ayında beni dürten triatlon perisi biraz daha fazlası için peri tozu serptti diyelim hem de kötü giden şeylere rağmen...
Bisiklet hayatım trainerda indoor antrenmanlardan sonra nihayet tam dışarı hem de ilk yol antrenmanına çıktığımda yeniden sekteye uğradı.
Kocaman emniyet şeridi olan Keşan yolunda yine düştüm ama bu defa yanımdan geçen araba sebebiyle eşimi dehşete düşüren beni de onun tepkisi nedeniyle beni de bayılma noktasına getiren tecrübeden sonra haftalarca her bisiklete bindiğimde bacaklarım zangır zangır kendi kendine tepkiler verdi.
Hayatımda ilk defa bir konuda fobi geliştirdiğim yetmiyormuş gibi resmen bir de tik edindim.
Keşan yolunda düştüğüm gün sümüklerimi çeke çeke bisikletimi hatta en sevgili saatimi satmaya karar vermiş tepine tepine arabaya doğru yürürken aslında arabanın içinde bile trafikten korkan ben bisikletin üzerinde nasıl yollarda olur diye kendi kendime sorduğum sorulara henüz cevap verebilir halde değildim.
Sonra ne oldu ? artık bahsedebileceğim kendimce bir başarı hikayem var sayılır.
Öncelikle Istanbulda sevgili eşimin eskortu eşliğinde ilk sprint triatlonumu tamamladım.
Düz olan parkurda 2 kere düşme tehlikesi atlattım ama düşmedim.
Yarışı bitirdiğimde gözlerim dolu doluydu ve beni tanıyan herkes sebebini biliyordu sanırım.
Sonra İznikte bir sprint daha bitirdim. Sudan kadınlarda ikinci çıktım ama saçma sapan İznik ara sokaklarında çok sayıda dönüş ve bozuk yollardan bir türlü bitmek bilmeyen ve yerde yatıp öldü sandığım bir yarış kazası gördükten sonra nihayet ve bu defa tek başıma bir yarış daha bitmişti.
Derken İstanbul trafiğinde söylene söylene ilk 45 kmi yaptım.
Ardından 2 senedir gidip bir türlü tamamına katılmayı beceremediğim Maratonist Ironcamp'e gittik.
Sevgili Kübra beni bir başıma bırakmadı ve escortu sayesinde bu defa sevgili eşimde olmadan kız kıza Erdek Susurluk yollarını beraber kat ettik.
İlk olimpik triatlon simulasyonu iyi geçince bu senenin hedefi olan yarışa hazır olduğumu hissetmeye başladım.
Tırmanış antrenmanları ve bir profesyonel destekle bir kaç ders de eklenince kendimi Kuşadasında buldum.
Yarış psikolojisi enteresan, bisiklet konusunda o kadar ileri seviyeye erişmiş bir fobim oldu ki insan her seferinde mi midesini bozar, ben her yarış ve her bisiklet sürüşü öncesi bozuyorum, ama yarış halinde tuhaf bir şey oluyor.
Şu meşhur an'da kalmak böyle bir şey sanırım, koluma o yarış numarasını yazdıkları anda çevresel herşey ile bağlantım bitiyor, duyuyor tepki veriyorum ama konsantrasyonum başka bir seviyede sanki... Kuşadası da öyle oldu...
Önceki gün parkur testi yapalım diye yarışda 8 kere çıkılıcak duvar gibi ama kısa virajı çıkalım dedik, çıktık ve ben bayıldım! hem de küt diye :)
Ertesi gün yarışın içinde insanlar yürüdüler ben tam 8 kere çıktım orayı.
1.5km yüzdüm üstüne 40 km tek başına çevirdim her turda kalabalık azaldı yine üzerimden geçtiler ama olsun ben devam ettim sonra 10 km koşarken yine son 2 turda insanlar gittikçe azaldı... son 2 turda yanıma finish arkadaşı geldi birden keyfim yerine geldi onu da kendimi de yükselttim hatta etraftan insan toplayıp çektim diyebilirim.
Ve bitti ama süpriz bu defa cut off olmadan bitti ! :)
Ellerimi bırakamadığım için tam 8 kere su ve jel için durdum ama bitti.
Kilit pedallar olmadığı için herkesten zor çıktım tepeleri ama çıktım.
İnmek çıkmaktan daha zor ama inebildim..
İstemek önemli bir şey ama konsantrasyon ciddi bir fark yaratıyor, kendi kendimi etkiledim diyebilirim.
Ben her işe tersten başlıyorum sanırım bisiklete binmeyi öğrendiğimden beri - ki bu yaklaşık 1 yıl oluyor - Kuşadasına kadar tüm süreç düşmeden daha hızlı bir yerden bir yere gitmek üzerineydi...
Hiç gezmeyi gezinti yapmayı denememiştim.
Derken Gloria Ironman parkurunda çook keyifli bol molalı çaylı kahveli 2 kere sel kıvamında yağmurlu yemekli filan bir 85 km yaptım. 4 saatten fazla selenin üzerinde düşmeden yokuşlar indim çıktım trafikten şehir içinden geçtim.
Hız kaygısı olmadan ve kendime inanamadan sohbet bile ettik diğer Maratonistler ile.
Artık kızlarla yaptığımız kısa mesafe bol kahkahalı Gelibolu turunu saymıyorum bile hayatımın en keyifli anılarından biri oldu.
Geçen hafta Istanbul içinde Tuzlaya gittik döndük 60k ile kendi rekorumu hem de Istanbul trafiğinde hiç bir kriz yaşamadan hem de öğlen saatinde kırdım !
Sonuç mu ?
Hala ellerimi bırakamıyorum 10 kmde bir su molası vermem gerekiyor :) ama onu da çalışıyorum olucak gibi sanki yavaş yavaş..
Hayatımdaki en büyük fobiyi ( bu sene kaza geçiren epey yakınımdaki 4 kişinin üzerimdeki tüm olumsuz etkisine rağmen ) büyük oranda yendim!
Seneye bisiklette beslenebilir hale geldiğimde hedef Half mesafe denemesi yapmak Antalya'yı gözüme kestirdim güzel parkur :)
Bu aralar her ulaştığım başarıyı daha kutlamadan biraz daha çıtayı ileri ittirmek konusu üzerinde çalışıyorum, kendimi uzun süredir triatlet ilan etmemiştim bu duyguyla.
Bu vesileyle kendime hakkımı veriyorum:
ben artık bir beginner triatletim ve seneye çok daha iyi olacağım!
Edoras artık TriGirl oldu :)
Bu yaz büyük değişimler oldu...
Mart ayında beni dürten triatlon perisi biraz daha fazlası için peri tozu serptti diyelim hem de kötü giden şeylere rağmen...
Bisiklet hayatım trainerda indoor antrenmanlardan sonra nihayet tam dışarı hem de ilk yol antrenmanına çıktığımda yeniden sekteye uğradı.
Kocaman emniyet şeridi olan Keşan yolunda yine düştüm ama bu defa yanımdan geçen araba sebebiyle eşimi dehşete düşüren beni de onun tepkisi nedeniyle beni de bayılma noktasına getiren tecrübeden sonra haftalarca her bisiklete bindiğimde bacaklarım zangır zangır kendi kendine tepkiler verdi.
Hayatımda ilk defa bir konuda fobi geliştirdiğim yetmiyormuş gibi resmen bir de tik edindim.
Keşan yolunda düştüğüm gün sümüklerimi çeke çeke bisikletimi hatta en sevgili saatimi satmaya karar vermiş tepine tepine arabaya doğru yürürken aslında arabanın içinde bile trafikten korkan ben bisikletin üzerinde nasıl yollarda olur diye kendi kendime sorduğum sorulara henüz cevap verebilir halde değildim.
Sonra ne oldu ? artık bahsedebileceğim kendimce bir başarı hikayem var sayılır.
Öncelikle Istanbulda sevgili eşimin eskortu eşliğinde ilk sprint triatlonumu tamamladım.
Düz olan parkurda 2 kere düşme tehlikesi atlattım ama düşmedim.
Yarışı bitirdiğimde gözlerim dolu doluydu ve beni tanıyan herkes sebebini biliyordu sanırım.
Sonra İznikte bir sprint daha bitirdim. Sudan kadınlarda ikinci çıktım ama saçma sapan İznik ara sokaklarında çok sayıda dönüş ve bozuk yollardan bir türlü bitmek bilmeyen ve yerde yatıp öldü sandığım bir yarış kazası gördükten sonra nihayet ve bu defa tek başıma bir yarış daha bitmişti.
Derken İstanbul trafiğinde söylene söylene ilk 45 kmi yaptım.
Ardından 2 senedir gidip bir türlü tamamına katılmayı beceremediğim Maratonist Ironcamp'e gittik.
Sevgili Kübra beni bir başıma bırakmadı ve escortu sayesinde bu defa sevgili eşimde olmadan kız kıza Erdek Susurluk yollarını beraber kat ettik.
İlk olimpik triatlon simulasyonu iyi geçince bu senenin hedefi olan yarışa hazır olduğumu hissetmeye başladım.
Tırmanış antrenmanları ve bir profesyonel destekle bir kaç ders de eklenince kendimi Kuşadasında buldum.
Yarış psikolojisi enteresan, bisiklet konusunda o kadar ileri seviyeye erişmiş bir fobim oldu ki insan her seferinde mi midesini bozar, ben her yarış ve her bisiklet sürüşü öncesi bozuyorum, ama yarış halinde tuhaf bir şey oluyor.
Şu meşhur an'da kalmak böyle bir şey sanırım, koluma o yarış numarasını yazdıkları anda çevresel herşey ile bağlantım bitiyor, duyuyor tepki veriyorum ama konsantrasyonum başka bir seviyede sanki... Kuşadası da öyle oldu...
Önceki gün parkur testi yapalım diye yarışda 8 kere çıkılıcak duvar gibi ama kısa virajı çıkalım dedik, çıktık ve ben bayıldım! hem de küt diye :)
Ertesi gün yarışın içinde insanlar yürüdüler ben tam 8 kere çıktım orayı.
1.5km yüzdüm üstüne 40 km tek başına çevirdim her turda kalabalık azaldı yine üzerimden geçtiler ama olsun ben devam ettim sonra 10 km koşarken yine son 2 turda insanlar gittikçe azaldı... son 2 turda yanıma finish arkadaşı geldi birden keyfim yerine geldi onu da kendimi de yükselttim hatta etraftan insan toplayıp çektim diyebilirim.
Ve bitti ama süpriz bu defa cut off olmadan bitti ! :)
Ellerimi bırakamadığım için tam 8 kere su ve jel için durdum ama bitti.
Kilit pedallar olmadığı için herkesten zor çıktım tepeleri ama çıktım.
İnmek çıkmaktan daha zor ama inebildim..
İstemek önemli bir şey ama konsantrasyon ciddi bir fark yaratıyor, kendi kendimi etkiledim diyebilirim.
Ben her işe tersten başlıyorum sanırım bisiklete binmeyi öğrendiğimden beri - ki bu yaklaşık 1 yıl oluyor - Kuşadasına kadar tüm süreç düşmeden daha hızlı bir yerden bir yere gitmek üzerineydi...
Hiç gezmeyi gezinti yapmayı denememiştim.
Derken Gloria Ironman parkurunda çook keyifli bol molalı çaylı kahveli 2 kere sel kıvamında yağmurlu yemekli filan bir 85 km yaptım. 4 saatten fazla selenin üzerinde düşmeden yokuşlar indim çıktım trafikten şehir içinden geçtim.
Hız kaygısı olmadan ve kendime inanamadan sohbet bile ettik diğer Maratonistler ile.
Artık kızlarla yaptığımız kısa mesafe bol kahkahalı Gelibolu turunu saymıyorum bile hayatımın en keyifli anılarından biri oldu.
Geçen hafta Istanbul içinde Tuzlaya gittik döndük 60k ile kendi rekorumu hem de Istanbul trafiğinde hiç bir kriz yaşamadan hem de öğlen saatinde kırdım !
Sonuç mu ?
Hala ellerimi bırakamıyorum 10 kmde bir su molası vermem gerekiyor :) ama onu da çalışıyorum olucak gibi sanki yavaş yavaş..
Hayatımdaki en büyük fobiyi ( bu sene kaza geçiren epey yakınımdaki 4 kişinin üzerimdeki tüm olumsuz etkisine rağmen ) büyük oranda yendim!
Seneye bisiklette beslenebilir hale geldiğimde hedef Half mesafe denemesi yapmak Antalya'yı gözüme kestirdim güzel parkur :)
Bu aralar her ulaştığım başarıyı daha kutlamadan biraz daha çıtayı ileri ittirmek konusu üzerinde çalışıyorum, kendimi uzun süredir triatlet ilan etmemiştim bu duyguyla.
Bu vesileyle kendime hakkımı veriyorum:
ben artık bir beginner triatletim ve seneye çok daha iyi olacağım!
Edoras artık TriGirl oldu :)
23 Nisan 2015 Perşembe
Ben bir boğa burcuyum, 23 Nisan doğumluyum... bu gün 30'u devirmenin 31'leri geçmenin mutlu minik çizgileri içindeyim...
Yaşlanmayı 4 ayaklı kuzu çocuğumla geçirdiğim 15 senede sevdim... Onu gördüğüm ilk anda yukardan yuvarlak popolu bir melek tarafından atılan bir okla vurulup, o yaşadıkça aşkla kocaman sevdim. Gözümün içine bakarak verdiği son nefesinden bu yana hala kalbimden kalpçikler taşarak sanki hiç gitmemiş gibi seviyorum, sanırım ben son nefesimi verip, onu beni beklediği yerde yeniden çişe çıkarana kadar da aynı aşkla seveceğim... gerçek aşk sanırım böyle bir şey işte...
O yaşlandığı zaman da çok sevmiştim onu, yaşlılığını sevmiştim... olsaydı yüzünde çizgiler onları da sever, her birinden öperdim...
Her konuya kuzucuğumu sokmadan rahat edemiyorum... uzvum gibi olduğundan kendimi anlatırken ondan da bahsetmem gerekiyor sanki :)
Velhasıl,
Ben bir boğa burcuyum, 23 Nisan doğumluyum... bu gün 30'u devirmenin 31'leri geçmenin, mutlu minik çizgileri içindeyim...kendi yaşlanmamı da sevebilmeyi diliyorum.
Bu 23 Nisan'da 6 aydan fazladır büyük oranda vegan* ve hayatımda eriştiğim en sportif ve fit versiyonumda olarak kendi kendime sağlığı hediye ediyorum...
ne yapamayacağım desem, ne zaman yapamayacağım desem yapabilmeyi...
kendime rağmen bu kadar inanmayarak gerçekleştirebildiklerimi kendi gözüme sokuyorum :)
Bir de kendime inansam ve kendime kocaman güvensem neler olurdu acaba? bu da bir sonraki yeni yaşın hediyesi olsun...
* büyük oranda vegan : arada nadiren peynirli pizza yiyen demek , çok nadiren de ekler yuttuğum doğrudur , itiraf ediyorum :) ama bunlar da olmasa daha iyi tabi...
10 Nisan 2015 Cuma
Seneler seneler önceydi, Teşvikiye'nin alt sokaklarından birinde hemen eve yakın bir spor salonu açılmıştı ben de bir günlük deneme dersine gideyim demiştim, demez olaydım...
Grup dersi yapılıyor aerobik hoplamalı zıplamalı olmalı diye düşündüm, ısınmadan bir squad yada lunch yaptık ... çat gitti benim diz...
Her ne olduysa sonra hep oldu... hala var... en iyisinden mr sonuçlarına en iyisinden ( Acıbadem Fulya Sporcu Sağlığı Tolga Aydoğ ) doktorun da söylediği gibi bir deformasyon var ama aslında çok da büyük ağrı yapıp çok da sorun çıkarmamalı...
Güçlendirme ve streching ile sıkıntılara çözüm olması bekleniyor... hala bekleniyor çünkü dizimdeki sorun ve iç güdüsel olarak sakınma kaygısı sol bacağımı daha az kullanmama sebep oluyor, yani sağ ayağıma daha çok yüklenmeme... Sağ kalçamı zorlamamı.. ve hatta ilginç ama simetriği olarak sağ üst bedenimde sağ omzumun ağrısına bile sebep oluyor... spor mu yapıyorum dayak mı yiyorum di mi :D
E hani ben pilates yapıyordum, bu kadar haftada 10 saatler antrenmanlar, hani yüzme filan her derda deva?...
Sıkıntımı nihayet sevgili hocam sayesinde tanımladım " mobilite" ...
Bilek mobilitesi, omuz mobilitesi, kalça ,bel, kürek kemiklerine kadar... hepsinde bir mobilite sorunu var...
Neyse sorunu bulduk, çözümü de çalışarak geliştireceğiz, velhasıl yine döndüm geldim fonksiyonel antrenman yapıyorum... bakalım ağrıların ne kadarını ne kadar zamanda kaldıracak...
Eğitmenler doktor gibi aslında, hani dikkatle muayene eder gibi postür analizi yapmaları, zayıflık ve kuvvet farkından oluşan durumları ayırabilmeleri, dengesizlikleri eşitlemek üzere çözüm ve konsantrasyon geliştirmeleri çok kıymetli.. böyle yetenekler aranmalı bulunmalı... tüm branşlar için.
20 Mart 2015 Cuma
Benden de Vegan olur mu?
Geçen yaz anternmanları yoğunlaştırınca hem kamp gibi günde 2-3 antrenman hem de iyi yemek yiyerek nasıl yaparız diye düşünüp son 7 senedir pek gezmek ve tatil anlayışımızla uyumlu olmayan bir karar verip herşey dahil otellerden birine gitmeye karar verdik...
Aklımızdaki plana sadık kaldık, tatil demeden sabah 6da kalkıp kahvaltıdan önce antrenmanı yapıp hatta yoga seansına yetişip streching niyetine yoga ile soğuma bile yaptık, üstüne yaktığımızdan fazlasını yediğimiz kahvaltılar, ardından öğlen uykuları ve akşamüstü antrenmanı, gün batımında denizde recovery ve sonra akşam yemeği derken gece 10da yatak şeklinde planladığımızdan bile iyi bir hafta geçirip sıkı antrenman ve daha sıkı gırtlak ile geri dönüyorduk kiiiii İzmir'e geçerken uğrayalım dedik...
İzmir çok sevgili her zaman 3 sene yaşadık... neyse dur konuyu dağıtmadan devam edersem.. Uğramışken triatlon camiasından çok sevdiğimiz bir abimiz ile bir kahve içtik Göztepe sahilde köprünün hemen oradaki kafelerden birinde çok kısa ve çok yüksek yoğunluklu bir sohbet başladı beslenme ve antrenman üzerine, o kadar ilerledi ki dönüş feribotunu kaçıracak olup ertelemek zorunda kaldık.
Alpay Abi, Çin Diyeti olarak çevrilen China Study'den bahsediyordu, kendi yaşamında 6 ay içerisinde nasıl kilo verdiğini ama bunu yaparken güçten düşmediğini ve yaşlanmadığını, sağlıklı olduğunu ve gençleştiğini anlatıyordu... Anlatmayı boşver görüyorduk zaten... Antrenman sürelerinde dramatik bir iyileşme olduğundan tıpkı oturmuş kilolar gibi oturmuş fitness kondüsyonlarının da kırılması zor olduğundan hele bunu 30 + , 40+ yaşlarda yapmanın güçlüğünden ama bu beslenme düzeniyle mümkün olduğunu söylüyordu...
Hayvansal gıdaları bırakın diyordu kitabı bize uzatırken, et yemeyi çoook kaliteli bir eti de ancak 2 haftada 1 yiyerek sürdürün, tavuktan tamamen vazgeçin, süt ve yumurta gerçek bile değil, çok yoğun antenman sonrası belki sütlü tatlı olarak yiyin, peynir önemli bir kolestrol kaynağı azaltın yada yemeyin...
Dinlerken daha o sabah otelden çıkarken yediklerimi düşünüyordum... ve son 1 haftada götürdüklerimi... aklımın ve ruhumun bir yerlerinde ise sanırım buna yatkın olabileceğimin sinyalleri çok eskiden vardı...
Babamın yazıhanesinde bir fotoğraf vardı, masasının sol çaprazında.. sanırım 2 yaşlarındayım , kıvırcık lulu kafa saçlarım var, tombik parmaklarımla kollarmın arasında tam bir Elmira gibi kendim gibi minik bir sarı sarman pisiyi var gücümle sıkıp göğsüme bastırmışım... sevgiden ne yapıcağımı şaşırmış bir halde mutluluktan kendimden geçmişim...
Sanırım herşey tam da bu andan başlıyor... hayvanları sevmek ve yemek arasındaki ilişkiye uyanabilmem için çeşitli tetikleyiciler ve 30 sene geçmesi gerekti :)
İnsanın kendisi için öncelikle sağlığı için uyarıcılar olması sanırım farkındalıktan daha öte bir hareket adımı yaratabiliyor.
Kitabı alıp okumaya başladık, yolda giderken sesli okuyordum hatta... o derece etkilendik yani eve gitmeyi bekleyemeden..
Kitap 30 senelik bir akademik çalışmayı anlatıyordu, kendi de hayvan üreticisi olan ve daha fazla hayvan üretebilmek için yöntem geliştirmeden, hayvansal gıdalar ve kanser arasındaki ispata giden değişik bir karmik yolu olan bir akademisyenin hayat hikayesi gibi...
Bakilyatlardaki küfü yani aflotoksini keşfeden de aynı kişi...
Özetle şu diyor kitap, 2 deney grubu var, biri %5 hayvansal gıda yiyor aflotoksin gibi adından belli toksik yani zehirli ve kansorejen gıdalar besinlerinde olmasına rağmen kanser belirtisi yok, ama diğer grup hepimiz gibi %20 ve üzeri hayvansal gıdalar ve aynı toksik ve kanserojen olduğu bilinir şeyleri yemeye devam ettikerinde kesin kanser belirtisi var.
% 5 hayvansal grup her zaman %0 diğerleri %100... yani öyle % 5-10 fark filan yok %100!
Kitap ilk çıktığında Amerikada pazarın altını üstüne getirmiş anında satışlar azalmış kim bilir daha neler olmuştur adamı vurmadılar diye şanslı bence :) Ve tabi ki marketing ile karşı sav çıkmış bizim ülkemizde Karatay diye biliniyor yada Dukan...
Ben deniz her daim etine dolgun butlu ele gelir cinsinden balık etli bir genç oldum, sportif yaşamım her zaman yok seviyesindeydi... ailem obez... metabolik hastalıkların bin türlüsü ile nefis bir gen havuzuna sahibim... ve son 7 senedir özellikle kebap yemeyi eşimden öğrendiğimden ve kendisiyle beraber kilomuzda zirve yaptığımız yıllar boyunca her zaman kolestrolüm sınır değerin biraz üzerinde oldu.. ne alaka di mi? 30una bile gelmeden kolestrol? Hadi canım bende de vegan filan olur mu hahaa :)
Sonra acaba dedim mümkün mü? Hemen İzmir yolundan dönüşte hemen o gün bir yerden başlasam et ve tavuğu ve et ürünlerini bıraksam mesela... oldu!
Hani bisiklet konusundaki gelen vahi gibi annemin evindeki günlerimde alsında çok da yoğun kırmızı et yemediğimi hatırladım, ben eşimle tanışana kadar kebap bilmezdim, kokoreç ve benzeri şeyleri hayatımda hiç yememiştim, hiç sakatat yememiştim... tavuk severdim ve yerdim köfte bir de... pilav makarna ve en çok da z.yağlı kuru fasülye... ama böyle beefler steakler ohh be protein filan yoktu yani hayatımda...
Bir hafta 10 günün sonunda etsiz de hayat mümkün oldu, sonra sütü bırakmaya karar verdim, zaten içtiğimiz kutu sütler süt bile değil aslında diye düşünerek... bu arada evdeki peynirler bitti, dolaptaki etleri tavukları tereyağlarını eşe dosta dağıttım, yeni beslenme düzeni için hazırlıklar geliştirmeye başladım mesela bolca sebze meyve almak ve bulundurmak , hayatımda hiç olmayan bakliyatlardan bir çeşit pişirmek... sonra işteki yemekleri yememeye başladım, hep etli tavuklu diye derken yemek yapmaya başladım... e fazla vakit yok haşlama ızgara yada fırında yapmak hep kolay oldu...
Derken yaklaşık 1 ayın sonunda peynirler bitti evde.. en zoru en ayrılamam dediğimi yaptım! hem de hiç yapamam dediğimle yulafla!
Porridge yapmaya başladım soya sütleri ve meyvelerle yulafı sıcak pişirmek... ekşimayalı tam çavdar ile tofulu kahvaltılar!
Yemekleri zaten yapıp işe götürüyordum... ve evde yoğurt da bitti en sonunda, benim için ev yoğurdu yapan ablaya teşekkür edip artık yemeyeceğimi de söyledim..
Bir baktım ki ben vegan olmuşum! Çok kısa bir süre içinde 8 kilo verdiğimi söylememe gerek yok.. ama bu arada bir kan tahlili yaptırdım daha 2. ay olmadan kolestrol, insülin direnci tetikleyicisi şeker belirtileri filan yerlerde tabi.. kolestrol içeren bir şey girmiyor ki ağzıma!
Alpay Abi demişti ki " birşeyler oluyor diyeceksiniz, enerjiniz yükselecek, yataktan daha az yorgun kalkacaksınız"... aynen böyle oldu... ve aynen onda olduğu gibi benim kondüsyonum da %30 kadar iyileşti! Elbette ben daha sedanter bir yapıdan geliyorum ve elbette kilo vermek de etkili ama enerji duygusu var ya, o işte benim yaşamımda daha önce hiç yoktu!
Şu anda 6. ayımı bitirmek üzereyim yeni düzende.. aç kalmayı bir kenara bırak fazladan doyuyorum... ama biraz daha kilo vermem gerek bu kış çok soğuk geçti zorlanıyorum biraz güneş açsa kalan 5 kiloyu da veririm hemen diye düşünüyorum... dışarda aç kalmıyorum her yerde her zaman salata var, sebze seçenekleri var, mezeler ve zeytinyağlılar var bu anlamda harika bir ülkedeyiz, bir kaç vegan restaurant bile var ki bu harika!
Meyhaneleri çok seviyorum bu anlamda kendime göre yiyecek çok şey oluyor... yanımda yemek taşımaya oldukça alıştım haftasonları 2 saat civarında kesintisiz 5-6 çeşit hazırladığımda haftaiçi bana 2 öğün yetiyor, ayrıca yanımda ek olarak ara öğünler de taşıyorum.
Şu anda Türkiye'de soya ürünleri biraz pahalı ama bence fazla uzun sürmez ihalatı artınca yada üretimi olunca yaygın rekabetçi ve daha ucuz da olacak...
Ailem konu ile ilgili çok endişeliydi şimdi onlar da biraz daha sakinler çünkü iyi görünüyor ve iyi hissediyorum.. hayatımın en sağlıklı dönemini yaşıyorum ve elbette 6 ayda bir kan tahlilleri ile takip ediyor olacağım en yakını yaz başında olacak...
Triatlon dünyasında vegan olan çok var endurance sporlarında karbonhidrat ihtiyacı yoğun olduğu için bu beslenme tipine uygun aslında. Dünyada vegan dereceleri olmuş ( yaş gruplarında ) ironmanler bile var, vegan vucut geliştirmeciler var, bisikletçiler var, profesyoneller bile yapabiliyorken ben bir amatör olarak neden bunu sürdüremeyeyim?
Dünyadaki canlılara katkıları çok önemli, olayın aktivistlik boyutunu destekliyorum, bizden başka canlı ve türleri korumak kısmı önemli, hele ki o çok sevdiğimiz kuzucuklar, güzel gözlü mööö möööler filan... ama bence bu gibi akımlar en önce ilk önce herşeyden önce insanın kendi için faydayı provoke etmeli.
Sağlığınız için, kanserden uzak bir yaşam için, daha hafif ve canlı bir insan olmak ve enerjik duygusunu yaşamak için hayvansal gıdalardan uzak durmayı seçin! slogan gibi oldu :)
Bu arada kaçamak yapmıyor musun hiç diyenlere, kendi öz irademle nadiren vejetaryen kaçamaklar yapıyorum, mesela nadiren pizza yiyorum, triliçenin hastasıyım ama son 6 ayda 1 kere yedim sadece başlarda... eşim evde vegan kek ve cookie yapıyor ( mavi agave şurubu epey harika bir tatlandırıcı tavsiye ederim doğallığı açısından ) bunlar beni durduruyor... yani kaçamak yaparsam da vejateryan kaçamak yapıyorum...
Peki ya b vitamini? evet onu tablet olarak alıyorum, spirulinayı ve cholellayı da deniyorum,
kalsiyum peki? onu da sebzelerden alabiliyorsun ...
ama protein? onu da baklagillerden ve soyadan ...
şöyle bir düşününce aslında bu dayatılan süt ve et tüketimi aslında bizim topraklarımızda özümüzde de yok, Anadoludaki kültürde et bu derece çok yok, çok miktarda baklagil yemekleri var, toprak işleri yapan insanların karbonhidrat, protein ve diğer tüm ihtiyaçlarını yine toprak karşılıyor... et elbette var ama bu gün ki gibi 3 öğün beefler hindiler filan şeklinde değil... iliklerden sudan faydalanılıyor, etler az katılıyor yemeklere diye düşünüyorum... elbette bir şehir insanı olarak sen ne bileceksin bunun dışında da örnekler var diyenlere ama ot yemekleri de bol diye cevap yetiştirebilirim... kültür de çok çeşitlilikten geliyor elbette.. ama hiç bir zaman bu derece çok üretim olmadığı için bununla ilgili bir talep yaratma iletişimi olduğunu düşünmüyorum.. bakınız süt ve kemik kanseri ilişkisi!
son söz olarak, sokağa çıktığınızda aslında tıpkı ilaç karteli gibi et kartelinin de olduğunu daha iyi hissediyor insan... bu gün bir deneyin mesela canınız et istemesin, lahmacunlar, kebapçılar, steak houselar, tantuniciler, pideciler, kokoreççiler, dönerciler, işkembeciler filan derken sokağın sonuna kadar yürüdüğünüzde söylemek istediklerimi hissedeceksiniz... bolluk sandığımız çeşitliliğini içerisinde aslında bizi ne kadar da tek tip beslenmeye itiyor olduğunu farkedebilirsiniz...
bunu bir diyet niyetiyle yaptığımı düşünen ve bırakmamı bekleyen insanları ise anlamıyorum, insan neden sağlık duygusuna kavuşmuşken bıraksın?
herkese denemeyi ve fark etmeyi öneririm...
Geçen yaz anternmanları yoğunlaştırınca hem kamp gibi günde 2-3 antrenman hem de iyi yemek yiyerek nasıl yaparız diye düşünüp son 7 senedir pek gezmek ve tatil anlayışımızla uyumlu olmayan bir karar verip herşey dahil otellerden birine gitmeye karar verdik...
Aklımızdaki plana sadık kaldık, tatil demeden sabah 6da kalkıp kahvaltıdan önce antrenmanı yapıp hatta yoga seansına yetişip streching niyetine yoga ile soğuma bile yaptık, üstüne yaktığımızdan fazlasını yediğimiz kahvaltılar, ardından öğlen uykuları ve akşamüstü antrenmanı, gün batımında denizde recovery ve sonra akşam yemeği derken gece 10da yatak şeklinde planladığımızdan bile iyi bir hafta geçirip sıkı antrenman ve daha sıkı gırtlak ile geri dönüyorduk kiiiii İzmir'e geçerken uğrayalım dedik...
İzmir çok sevgili her zaman 3 sene yaşadık... neyse dur konuyu dağıtmadan devam edersem.. Uğramışken triatlon camiasından çok sevdiğimiz bir abimiz ile bir kahve içtik Göztepe sahilde köprünün hemen oradaki kafelerden birinde çok kısa ve çok yüksek yoğunluklu bir sohbet başladı beslenme ve antrenman üzerine, o kadar ilerledi ki dönüş feribotunu kaçıracak olup ertelemek zorunda kaldık.
Alpay Abi, Çin Diyeti olarak çevrilen China Study'den bahsediyordu, kendi yaşamında 6 ay içerisinde nasıl kilo verdiğini ama bunu yaparken güçten düşmediğini ve yaşlanmadığını, sağlıklı olduğunu ve gençleştiğini anlatıyordu... Anlatmayı boşver görüyorduk zaten... Antrenman sürelerinde dramatik bir iyileşme olduğundan tıpkı oturmuş kilolar gibi oturmuş fitness kondüsyonlarının da kırılması zor olduğundan hele bunu 30 + , 40+ yaşlarda yapmanın güçlüğünden ama bu beslenme düzeniyle mümkün olduğunu söylüyordu...
Hayvansal gıdaları bırakın diyordu kitabı bize uzatırken, et yemeyi çoook kaliteli bir eti de ancak 2 haftada 1 yiyerek sürdürün, tavuktan tamamen vazgeçin, süt ve yumurta gerçek bile değil, çok yoğun antenman sonrası belki sütlü tatlı olarak yiyin, peynir önemli bir kolestrol kaynağı azaltın yada yemeyin...
Dinlerken daha o sabah otelden çıkarken yediklerimi düşünüyordum... ve son 1 haftada götürdüklerimi... aklımın ve ruhumun bir yerlerinde ise sanırım buna yatkın olabileceğimin sinyalleri çok eskiden vardı...
Babamın yazıhanesinde bir fotoğraf vardı, masasının sol çaprazında.. sanırım 2 yaşlarındayım , kıvırcık lulu kafa saçlarım var, tombik parmaklarımla kollarmın arasında tam bir Elmira gibi kendim gibi minik bir sarı sarman pisiyi var gücümle sıkıp göğsüme bastırmışım... sevgiden ne yapıcağımı şaşırmış bir halde mutluluktan kendimden geçmişim...
Sanırım herşey tam da bu andan başlıyor... hayvanları sevmek ve yemek arasındaki ilişkiye uyanabilmem için çeşitli tetikleyiciler ve 30 sene geçmesi gerekti :)
İnsanın kendisi için öncelikle sağlığı için uyarıcılar olması sanırım farkındalıktan daha öte bir hareket adımı yaratabiliyor.
Kitabı alıp okumaya başladık, yolda giderken sesli okuyordum hatta... o derece etkilendik yani eve gitmeyi bekleyemeden..
Kitap 30 senelik bir akademik çalışmayı anlatıyordu, kendi de hayvan üreticisi olan ve daha fazla hayvan üretebilmek için yöntem geliştirmeden, hayvansal gıdalar ve kanser arasındaki ispata giden değişik bir karmik yolu olan bir akademisyenin hayat hikayesi gibi...
Bakilyatlardaki küfü yani aflotoksini keşfeden de aynı kişi...
Özetle şu diyor kitap, 2 deney grubu var, biri %5 hayvansal gıda yiyor aflotoksin gibi adından belli toksik yani zehirli ve kansorejen gıdalar besinlerinde olmasına rağmen kanser belirtisi yok, ama diğer grup hepimiz gibi %20 ve üzeri hayvansal gıdalar ve aynı toksik ve kanserojen olduğu bilinir şeyleri yemeye devam ettikerinde kesin kanser belirtisi var.
% 5 hayvansal grup her zaman %0 diğerleri %100... yani öyle % 5-10 fark filan yok %100!
Kitap ilk çıktığında Amerikada pazarın altını üstüne getirmiş anında satışlar azalmış kim bilir daha neler olmuştur adamı vurmadılar diye şanslı bence :) Ve tabi ki marketing ile karşı sav çıkmış bizim ülkemizde Karatay diye biliniyor yada Dukan...
Ben deniz her daim etine dolgun butlu ele gelir cinsinden balık etli bir genç oldum, sportif yaşamım her zaman yok seviyesindeydi... ailem obez... metabolik hastalıkların bin türlüsü ile nefis bir gen havuzuna sahibim... ve son 7 senedir özellikle kebap yemeyi eşimden öğrendiğimden ve kendisiyle beraber kilomuzda zirve yaptığımız yıllar boyunca her zaman kolestrolüm sınır değerin biraz üzerinde oldu.. ne alaka di mi? 30una bile gelmeden kolestrol? Hadi canım bende de vegan filan olur mu hahaa :)
Sonra acaba dedim mümkün mü? Hemen İzmir yolundan dönüşte hemen o gün bir yerden başlasam et ve tavuğu ve et ürünlerini bıraksam mesela... oldu!
Hani bisiklet konusundaki gelen vahi gibi annemin evindeki günlerimde alsında çok da yoğun kırmızı et yemediğimi hatırladım, ben eşimle tanışana kadar kebap bilmezdim, kokoreç ve benzeri şeyleri hayatımda hiç yememiştim, hiç sakatat yememiştim... tavuk severdim ve yerdim köfte bir de... pilav makarna ve en çok da z.yağlı kuru fasülye... ama böyle beefler steakler ohh be protein filan yoktu yani hayatımda...
Bir hafta 10 günün sonunda etsiz de hayat mümkün oldu, sonra sütü bırakmaya karar verdim, zaten içtiğimiz kutu sütler süt bile değil aslında diye düşünerek... bu arada evdeki peynirler bitti, dolaptaki etleri tavukları tereyağlarını eşe dosta dağıttım, yeni beslenme düzeni için hazırlıklar geliştirmeye başladım mesela bolca sebze meyve almak ve bulundurmak , hayatımda hiç olmayan bakliyatlardan bir çeşit pişirmek... sonra işteki yemekleri yememeye başladım, hep etli tavuklu diye derken yemek yapmaya başladım... e fazla vakit yok haşlama ızgara yada fırında yapmak hep kolay oldu...
Derken yaklaşık 1 ayın sonunda peynirler bitti evde.. en zoru en ayrılamam dediğimi yaptım! hem de hiç yapamam dediğimle yulafla!
Porridge yapmaya başladım soya sütleri ve meyvelerle yulafı sıcak pişirmek... ekşimayalı tam çavdar ile tofulu kahvaltılar!
Yemekleri zaten yapıp işe götürüyordum... ve evde yoğurt da bitti en sonunda, benim için ev yoğurdu yapan ablaya teşekkür edip artık yemeyeceğimi de söyledim..
Bir baktım ki ben vegan olmuşum! Çok kısa bir süre içinde 8 kilo verdiğimi söylememe gerek yok.. ama bu arada bir kan tahlili yaptırdım daha 2. ay olmadan kolestrol, insülin direnci tetikleyicisi şeker belirtileri filan yerlerde tabi.. kolestrol içeren bir şey girmiyor ki ağzıma!
Alpay Abi demişti ki " birşeyler oluyor diyeceksiniz, enerjiniz yükselecek, yataktan daha az yorgun kalkacaksınız"... aynen böyle oldu... ve aynen onda olduğu gibi benim kondüsyonum da %30 kadar iyileşti! Elbette ben daha sedanter bir yapıdan geliyorum ve elbette kilo vermek de etkili ama enerji duygusu var ya, o işte benim yaşamımda daha önce hiç yoktu!
Şu anda 6. ayımı bitirmek üzereyim yeni düzende.. aç kalmayı bir kenara bırak fazladan doyuyorum... ama biraz daha kilo vermem gerek bu kış çok soğuk geçti zorlanıyorum biraz güneş açsa kalan 5 kiloyu da veririm hemen diye düşünüyorum... dışarda aç kalmıyorum her yerde her zaman salata var, sebze seçenekleri var, mezeler ve zeytinyağlılar var bu anlamda harika bir ülkedeyiz, bir kaç vegan restaurant bile var ki bu harika!
Meyhaneleri çok seviyorum bu anlamda kendime göre yiyecek çok şey oluyor... yanımda yemek taşımaya oldukça alıştım haftasonları 2 saat civarında kesintisiz 5-6 çeşit hazırladığımda haftaiçi bana 2 öğün yetiyor, ayrıca yanımda ek olarak ara öğünler de taşıyorum.
Şu anda Türkiye'de soya ürünleri biraz pahalı ama bence fazla uzun sürmez ihalatı artınca yada üretimi olunca yaygın rekabetçi ve daha ucuz da olacak...
Ailem konu ile ilgili çok endişeliydi şimdi onlar da biraz daha sakinler çünkü iyi görünüyor ve iyi hissediyorum.. hayatımın en sağlıklı dönemini yaşıyorum ve elbette 6 ayda bir kan tahlilleri ile takip ediyor olacağım en yakını yaz başında olacak...
Triatlon dünyasında vegan olan çok var endurance sporlarında karbonhidrat ihtiyacı yoğun olduğu için bu beslenme tipine uygun aslında. Dünyada vegan dereceleri olmuş ( yaş gruplarında ) ironmanler bile var, vegan vucut geliştirmeciler var, bisikletçiler var, profesyoneller bile yapabiliyorken ben bir amatör olarak neden bunu sürdüremeyeyim?
Dünyadaki canlılara katkıları çok önemli, olayın aktivistlik boyutunu destekliyorum, bizden başka canlı ve türleri korumak kısmı önemli, hele ki o çok sevdiğimiz kuzucuklar, güzel gözlü mööö möööler filan... ama bence bu gibi akımlar en önce ilk önce herşeyden önce insanın kendi için faydayı provoke etmeli.
Sağlığınız için, kanserden uzak bir yaşam için, daha hafif ve canlı bir insan olmak ve enerjik duygusunu yaşamak için hayvansal gıdalardan uzak durmayı seçin! slogan gibi oldu :)
Bu arada kaçamak yapmıyor musun hiç diyenlere, kendi öz irademle nadiren vejetaryen kaçamaklar yapıyorum, mesela nadiren pizza yiyorum, triliçenin hastasıyım ama son 6 ayda 1 kere yedim sadece başlarda... eşim evde vegan kek ve cookie yapıyor ( mavi agave şurubu epey harika bir tatlandırıcı tavsiye ederim doğallığı açısından ) bunlar beni durduruyor... yani kaçamak yaparsam da vejateryan kaçamak yapıyorum...
Peki ya b vitamini? evet onu tablet olarak alıyorum, spirulinayı ve cholellayı da deniyorum,
kalsiyum peki? onu da sebzelerden alabiliyorsun ...
ama protein? onu da baklagillerden ve soyadan ...
şöyle bir düşününce aslında bu dayatılan süt ve et tüketimi aslında bizim topraklarımızda özümüzde de yok, Anadoludaki kültürde et bu derece çok yok, çok miktarda baklagil yemekleri var, toprak işleri yapan insanların karbonhidrat, protein ve diğer tüm ihtiyaçlarını yine toprak karşılıyor... et elbette var ama bu gün ki gibi 3 öğün beefler hindiler filan şeklinde değil... iliklerden sudan faydalanılıyor, etler az katılıyor yemeklere diye düşünüyorum... elbette bir şehir insanı olarak sen ne bileceksin bunun dışında da örnekler var diyenlere ama ot yemekleri de bol diye cevap yetiştirebilirim... kültür de çok çeşitlilikten geliyor elbette.. ama hiç bir zaman bu derece çok üretim olmadığı için bununla ilgili bir talep yaratma iletişimi olduğunu düşünmüyorum.. bakınız süt ve kemik kanseri ilişkisi!
son söz olarak, sokağa çıktığınızda aslında tıpkı ilaç karteli gibi et kartelinin de olduğunu daha iyi hissediyor insan... bu gün bir deneyin mesela canınız et istemesin, lahmacunlar, kebapçılar, steak houselar, tantuniciler, pideciler, kokoreççiler, dönerciler, işkembeciler filan derken sokağın sonuna kadar yürüdüğünüzde söylemek istediklerimi hissedeceksiniz... bolluk sandığımız çeşitliliğini içerisinde aslında bizi ne kadar da tek tip beslenmeye itiyor olduğunu farkedebilirsiniz...
bunu bir diyet niyetiyle yaptığımı düşünen ve bırakmamı bekleyen insanları ise anlamıyorum, insan neden sağlık duygusuna kavuşmuşken bıraksın?
herkese denemeyi ve fark etmeyi öneririm...
10 Mart 2015 Salı
Limits are like fears ... just an illusion...
2012'de Çekmeköy'de yaşıyorken kendime ait bir ufak işletmem olmasına rağmen ve bu işletme yoga üzerine olmasına rağmen .. sanırım borçlardan.. yada belki sadece dibe vurmak gerektiğinden hayatımın en ultra kilolu haline ulaştığım sırada.. dünyanın en güzel spor salonu manzarasına sahip yeri olduğunu düşündüğüm yere kaydolduk... haftada 1 gider miyiz off şuram ağrıyor poff buram ağrıyor acaba 2 mi gitsek... yok yok 3 gidelim sıkılaşıyorum galiba filan derken... biraz işsizlik biraz tam anlamıyla güçsüzlükten kendimi her gün adanmış bir şekilde spor yaparken buldum...
Grup dersleri senin ağırlıklar benim cardiolar yüzmeler filan... 2013 yazına geldiğimizde 15 kilo filan vermiştim...insan kendini mutlu hissediyor tabi..
Sonra olaya Türkiye'de yeni başlayan koşu furyası eklendi... en son kendimi 2005 senesinde Cooper testi yaparken hatırlıyorum... "ben koşaamammmm koşmayı bilmiyoruummm beennn" diye zırlarken, kulakları çınlasın o dönem ki Nişantaşı Fitline hocalarından Tansu, bir anda koşu bandındaki hız seviyesini yükseltip " bak işte koştun bile" demişti... aradan geçen senelerde bu hatıranın üzerinden epey seller geçmiş o kesin...
Neyse, derken Nike ilk 5 km'lik Caddebostan koşusunu yapmaya karar verdi, sportif hareket engellenemez havasında koşup kaydolduk, 5 kmyi koşmayı boşver zor yürüyüp bitirdiğimi çok net hatılıyorum...Bir sonraki sene ise beraber çalıştığım antrenörümle 7 km'lik mesafe için personal best ifadeleri konuşuluyordu.. zaman sen nelere kadirsin...
Toparlamak gerekirse, yeniden koşmaya başladım... bu defa Tansu diyor diye değil, kendi öz irademle.. Baktım koşabiliyorum... derken bir antrenörüm oldu... hedefler öyle 10 km filan olmaz yarı maraton koşalım dedi.. ben daha bir kaç ay önce 5 km'yi zor yürüyordum, nasıl olacak ki bu iş derken..gelsin koşular gitsin yarışlar 2014 senesinde 2 hafta arayla biri Bozcaada olmak üzere 2 yarı maratonu bitirdim...
Bitirdin de ne oldu derseniz?
Elbette konu sürelerle ilgili değil, ama zihinsel bariyerleri kırmak ve insanın yavaş yada hızlı ama isteyerek ve inanarak, bir tutam da motivasyon ile başarabilme güdüsünün tetiklenmesi durumu ortaya çıktı, hem de fena halde...
Zaten yüzüyordum... e şimdi bir de koşuyorum... o zaman bir de bisiklete binebilirsem, neden olmasın hedefleri büyük tutmak lazım bakarsın bir de triatlon çıkarırım...
Ama önce bisiklete binmeyi öğrenmem lazım ... yaş 30 !
Sevgili Mali, bir bisikletçi olarak yanımda yaz sıcağında dili dışarda beni tutacak devrilmeyeceğim diye koşarken atlete dönüştü, " senin yüzünden koşmaya da başladım" diyordu...
Oldu! Benim gibi iflah olmaz senelerdir kimsenin öğretemediği bisiklete binmeyi 30undan sonra Mali tam 4 gün çok çeşitli farklı bisiklet denemeleriyle öğretti! ( yol denedi olması şehir denedi olmadı tandem denedi biraz dengeyi buldum dağ ile kapanışı yaptık )
Sonra uygun fiyatlısından bir şehir bisikleti ile yazı geçirdim... tabi ki düşerek... sonra Marmaris Bördübet'te kenarı uçurum, 2 arabanın zor sığdığı , bol virajlı, harika manzaralı, yokuşlu bir yolda gidip, ama dönerken çok yorulup gece karanlığında dualar eşliğinde yeniden orman içindeki otele erişince anladık kı oldu bu iş!
Sonbahar ile beraber kış gelmeden çaldık Mali'nin kapısını tam bana göre bir yol bisikleti toparlayıverdi... bir heyecan aldık, Maltepe'ye gittik bir kaç tur attım, off ne güzel gidiyor şehir bisikletinden sonra... omuzlarım biraz ağrıdı ama oluyor bu iş ne hoş...
Velodroma giricem diye tutturdum... hızlandım.. şehir bisikletinden sonra ferrari gibi tabi... hızlandım... çığlık atıyorum... "rüyalarımdaki gibiiiii"... iiiiiiiiiii ... çat çut küt pat..
1 saat sonra Mali'deyiz, karbon çatalın ki kendisi bisikletimdeki en pahalı parça olur, vidası eğilmiş bükülmüş, gidonum yamulmuş... dokunsan ağlamak üzereyim.. dizimin ağrısı var ama cici kızım dağılmış olduğundan pek anlamadım bile ...
Velhasıl aylar geçti.. dizim biraz sorun çıkardı.. sonra iyileşti.. bisikletim de tabi iyileşti.. kendisini bütün kış evde trainerda uslu uslu easy easy antrenman için kullandım...
Aklımda hep sorular... yine düşer miyim? düşersem kendime bir şey olması sorun değil başkalarını da düşürür bir de sakatlar mıyım? ya virajı alamazsam... bisiklet ayakkabısı ile kullanabilir miyim? yine takla atar mıyım? tekrar dizim sakatlanır mı? bu defa sol dizimi toptan mı kaybederim acaba?
Rüyalar görüyorum yurt dışında Half Ironman'e gitmişiz bisikletimi teslim noktasına bırakırken rüyamdaki düşüncelerim bile düşmeden bisiklet etabını geçer miyim diye...
Eeee?
Hayır henüz bir başarı hikayem yok... Sadece geçen gün Marmaristaki üstün mücadelemi hatırladım... haftada 8-10 - 12 hatta 15 saatlere çıkan antrenmanlar ile verdiğim emekleri fark ettim diyelim... ve triatlon perisi dürttü... aydınlandım!
Zihnimdeki bisiklet bariyerleri kalktı... yahu trafiğe kapalı yolda ben neden düşüyorum?
tabi ki yarışabilirim!
Geçen hafta gelen wet suitimin " wet suitim bile var" duygusunun da olaya katkısı yok değil hani ! :)
Şimdi bana bir triatlon yarışı lazım...
Limits are like fears ... just an illusion...
2 Mart 2015 Pazartesi
Bir Delinin Hatıra Defteri
Genco Erkal 76 yaşında 90 dakikalık bir performans ile sahnede zıplıyor hopluyor single leg lunge yapıyor yuvarlanıyor ve hatta dizlerinin üzerinde sürünüyor... fiziksel olarak gösterdiği performans kelimeler ile ifade edilebilir gibi değil..
Elbette bilmek mümkün değil ama en ufak bir kusur takılmıyor insanın gözüne, ne mükemmel bir akışla sıralıyor repliklerini ard arda... muazzam bir konsantrasyon ile tek başına bir başına dolduruyor sahneyi..
Oyun oldukça ağır... arka sırada sanki komedi izliyormuşcasına kahkahalarla izleyen gençlerden farklı olarak ben epey ağır bir dram izledim.. Bir insanın dengelerini yitirmesi mihenk taşlarını kaybetmesi ve ona uygulanan acımasız yaklaşık bence ne komik ne traji komik değil çokça düşündürücüydü...
Ama yine de aklımda en çok cevap arayan düşünce şu;
Bir insan bir ömür bir aşka dair motivasyonunu hiç kaybetmeden aynı seviyede bir tutkuyla nasıl sürdürebilir?
Genco Erkal 76 yaşında 90 dakikalık bir performans ile sahnede zıplıyor hopluyor single leg lunge yapıyor yuvarlanıyor ve hatta dizlerinin üzerinde sürünüyor... fiziksel olarak gösterdiği performans kelimeler ile ifade edilebilir gibi değil..
Elbette bilmek mümkün değil ama en ufak bir kusur takılmıyor insanın gözüne, ne mükemmel bir akışla sıralıyor repliklerini ard arda... muazzam bir konsantrasyon ile tek başına bir başına dolduruyor sahneyi..
Oyun oldukça ağır... arka sırada sanki komedi izliyormuşcasına kahkahalarla izleyen gençlerden farklı olarak ben epey ağır bir dram izledim.. Bir insanın dengelerini yitirmesi mihenk taşlarını kaybetmesi ve ona uygulanan acımasız yaklaşık bence ne komik ne traji komik değil çokça düşündürücüydü...
Ama yine de aklımda en çok cevap arayan düşünce şu;
Bir insan bir ömür bir aşka dair motivasyonunu hiç kaybetmeden aynı seviyede bir tutkuyla nasıl sürdürebilir?
27 Şubat 2015 Cuma
Geçenlerde Karanlıkta Dialog'a gitmiştik...
Beni bedenleri farklı insanlarla temas
etmek hep etkiler... Dünyaya başka bir pencereden bakmama yardımcı olur..
Karanlıkta Dialog'da öyle bir şeydi..
karanlık fobisi olmayan herkesin denemesi gerek... birden yoğun karanlıkla
karşılaşınca bayılanlar bile olmuş... nasıl bir hayata direnme haliyse, artık
şok etkisi yapmış bir an için bile gözlerini kaybettiğini düşünmek..
Engellilerle yoğun ilk temasım omurilik
hasarı olan bir genç erkek ile bir araştırma için yaptığım ropörtaj ile oldu.
Tekerlekli sandalye ile nasıl seyahat ettiklerini ve nasıl tatile gittikleri
üzerine konuşmuştuk. Denize nasıl giremedikleri, kumda nasıl sandalyelerin
gitmediğin, duş ve tuvaletlerdeki sıkıntılar, bütçe kısıtları sebebiyle
kendileri içn özelleştirilmiş tatil seçimleri yapamayan insanların çilesini ve
günlük yaşam zorluklarını dinlemek... evlerine giremediklerini, sokaklara park
etmiş araçlardan kaldırıma çıkamadıklarını, çıkamadıkları kaldırımlardan dolayı
ezilme tehlikesi geçirdiklerini, otobüse binemediklerini, sosyal yaşama dahil
olmakla ilgili yaşadıklarını dinledikçe anlamış ve birşeyler yapmak gerektiğini
düşünmüştüm..
Karanlıkta Dialog bu defa görme engelliler
için bu tecrübeyi tekrar etmemi sağladı... beni çok etkileyen ve zihnimde kalan
iki sahne var;
bir İstanbul simulasyonu içerisinde
gezerken bir banka geldik.. aslında oturmayacağımız bir banka hissetmek için 4
kişi sıkışıp birbirimize dokunup temas ederek yerleştik...
duyuların olmadığı bir dünyanın aslında ne
kadar birleştirici olduğunu fark ettim, kimseyle ilgili önyargı geliştirme
fırsatı edinemediğiniz için son derece açık oluyor insan...
tahammülünüz toleransınız artıyor..
sadece bu tecrübe için bile bu sergi
deneyimlenmeli..
diğer sahne ise.. bize turda empatik
rehberlik yapan kişiden aklıma anlık olarak gelen bir soruya cevap aldığım
andı..
dedim ki " bir kişi sonradan görme
yetisini kaybettiğinde sokağa tek başına çıkıp sosyal hayatını sürdürebilmesi
ne kadar sürer? "
cevaba hazır olun! en az 2 YIL ..
sokaklarda yürürken referanslar olamadan,
binlerce sese maruz kalarak, hiç bir asistanlık almadan ve hatalı asistanlıklar
alarak bir yerden bir yere gidebilmek hani beşiktaştan kadiköye gidivermek
mesela... 2 kocaman yıl.. en iyi ihtimalle..
şükretmek ayrı bir konu ama farkında olmak
gerek.. her gün elimizde olan sağlığa ve tüm varlığa dair.. ve olmayanlara dair
de...
GETEM gönüllü kitap okuyanları kabul
ediyormuş bu sergiden öğrendiğim.. başka dünyaların varlığından haberdar
olmayan hiç gidemeyen hiç göremeyen insanların güzel ses renklerinden o dünyaları
dinleyebilmesi ve zihinlerinde oraya gidebilmelerine katkıda bulunmak mesafeli
bir yardım olabilir.. herkes bir düşünmeli!
Kendime notlar; bir gün bunları da
yapalım dediğimiz tarifleri bu başlık altında topluyorum:
En sevdiğim vegan paylaşım sitelerinden biri Green Monster, her gün bir sürü yeni tarif ve bilgi yolluyorlar. Her gün takip etmesi ve yeni şeyler bulup ihtiyacım olanları saklaması çok keyifli oluyor.
Mayasız vegan pizza :
CookieS:
Cookielerin
gönlümüzdeki yerinin çok ayrı olduğunu düşünerek ayrı bir etikette toplama
özeni göstermeliyiz.
Bir diğer en sevdiğim blog üstelik Türkçe olarak da Vegan Lezzetler:
Tahinli Un Kurabiyesi
http://veganlezzetler. blogspot.com.tr/2013/03/ tahinli-un-kurabiyesi.html
Instagramdaki Mösyö Şokola : Vegan Banana Bread Muffins
İçindekilere dair ipuçları : ( tam buğday
unu, keçi boynuzu unu, agave şurubu ( bence volkanik mavi agave süper olabilir
değerleri çok iyi tadını da çok beğendim )
Tarif bekliniyor glutensiz de olacakmış...
Caramel Fudge Brownies
Uff be kardeşim şimdi denemek lazım ki bunu!
http://veganheartbeats.com/?blogsub=confirming#blog_subscription-3
Uff be kardeşim şimdi denemek lazım ki bunu!
http://veganheartbeats.com/?blogsub=confirming#blog_subscription-3
Kış Depresyonu
Bahar bir türlü gelemiyorsa kış depresyonu ile nasıl mücadele edilir?
Hele bir de hafiften hasta gibi olduysan,
canın yataktan çıkmak istemiyorsa... belki kış yağlanmasına da karşı
gelemediyse vucudun ve birazcık da kilo bile aldıysan.. aklında hep sıcak
çikolatalar uçşuyorsa... üşüyorsan...uykun varsa...güneşi özlüyorsan...
İstanbul'da kar yağmur pis pus bitmek geçmek bilmediyse bir türlü... ne
yaparsın?
Ben önce saçlarımı kestirdim :) Sıcak
zencefilli limonlu suyumu gözümü açtığım andan akşama kadar eksik etmedim...
Sıcak çikolata krizlerinde çikolatalı soya sütünü itinayla tükettim.. 3 gün
antrenman arası verdikten sonra bir yandan iyileşitken bir yandan da ilgimi
dağıtacak kitaplara bir baktım.. Power of Habits.. çok başarılı tavsiye
edilir... fazladan uyudum ve dinlendim... sütle beraber evde yapılmış cookie
yedim :)
Sonuçta motivasyon dalgalı bir seyir
izliyor sanıırm kimsede hep aynı noktada değil ama yaptıklarım yapacaklarımın
ön adımları ne de olsa..
"Bir
yere ulaşmanın ilk adımı olduğunuz yerde kalmayacağınıza karar vermektir."
J. Morgan
Not: 10 Nisan 2015 tarihindeyiz, hala kaban ile dolaşıyorum, bu kış bir türlü gitmedi, atıcam artık kendimi bir yerden! hala bisikletle sokağa çıkamadım, saçımı başımı yolucam!
ayrıca hala kilo veremiyorum bu soğuklar yüzünden bir gitsede şu tartıda lanetli 60'ı görmekten kurtulsam, şiştim artık!
Not: 10 Nisan 2015 tarihindeyiz, hala kaban ile dolaşıyorum, bu kış bir türlü gitmedi, atıcam artık kendimi bir yerden! hala bisikletle sokağa çıkamadım, saçımı başımı yolucam!
ayrıca hala kilo veremiyorum bu soğuklar yüzünden bir gitsede şu tartıda lanetli 60'ı görmekten kurtulsam, şiştim artık!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)